25 Mayıs 2011 Çarşamba

Hiç büyümeyen prensler ve anneleri

Annelerin muzdarip olduğu bir dert var, yana yakıla, anlata anlata bitiremedikleri. Bağrı yanık, yüreği merhamet dolu analar evli kızlarının eşlerinden hiçbir şekilde yardım ve destek alamadığını esefle dile getiriyor, kızların ev, çocuk üstelik çalışıyorsa iş hayatının telaşeleriyle iyice yıpranır olduğundan dem vuruyor, hüzünle dertleniyorlar. Bu sıralar hangi dost meclisine uğrasam bu manzaraları gördüm, bu içlenmeleri işittim. 


Yine kadınlar topluluğundan müteşekkil bir mekânda sohbet edilirken, birisi erkenden kalkarak evine gitmesi gerektiğini belirtti. Nedenini sorduklarında evde oğlunun beklediğini, acıkmış olabileceğini, yemek hazırlayacağını anlattı.

Oğlun kaç yaşında, diye sordu kadınlardan biri.

Otuzundan gün aldı, dedi ve aceleyle aramızdan ayrıldı.

Afallamıştım; öte yandan düşünüyordum. Zira bu hayıflanmaları yapanlar birer yetişkin olmuş erkek çocukları için, suyu ayaklarına kadar getiriyor, her gece ve sabah yataklarını yapıyor, neredeyse lokmayı ağızlarına koymayı dahi istiyorlardı. 

Tuhaftı bu anneler. Erkek evlatlarına küçük bir çocuk muamelesi yapıyor, onların hizmetlerini görüyor ve her isteği anında yerine getirilen bir prens şeklinde yetiştiriyorlardı her birini.

Ve prensler yuva kurup evlendiklerinde başlıyordu masalda kopmalar, kaziyeler, düğümler. Prensten yardım isteyen eş, bu manada bir iyilik, hamiyet göremeyince söyleniyor, şikâyet ediyor, annelerine iç döküyordu; diğer taraftan babalarının kopyası küçük prensler yetiştirirken.   

Eğitimin ilk durağı anneler, kendi çocuklarını istediği gibi eğitirken sanırım birkaç noktayı şefkatten olsa gerek kaçırıyorlardı.

Ve erkekler... “Ev işi hanımın işidir” ibaresinin arkasına sığınmaktan ne zaman vazgeçecekler? Ufak tefek olsa da annelerine yahut eşlerine yardım etmenin hayır hasenat cinsinden karşılığını düşünmezler mi? Hele önümüzde Hz. Peygamber (asm) gibi mümtaz, mübarek, hayırlı bir örnek dururken, onun timsali bir şahsiyet abidesi olmak varken biraz silkinebilsek kayıtsızlığımızdan, umarsızlığımızdan. Hatırlayalım, o kendi elbisesini yamayan, ayakkabısının söküğünü kendisi diken biriydi. O peygamberdi, yapardı demeyin. O peygamberdi, öyleyse bizim de yapmamız gerekir demek en doğrusu değil mi?

Yeni Asya Gazetesi 25.05.2011

Hiç yorum yok:

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...