28 Mayıs 2011 Cumartesi

Foto Safari

liseden bir arkadaşımla uzun zamandır Yalova'da bir foto safari hayali kuruyorduk; lakin o kadar nazlı sanatçılarız ki, havanın güneşli olduğu bir gün çıkalım bu gezimize, düşüncesi hakimdi ikimizde de. çok şükür 2 gün evvel güneş cömertçe boy gösterdi ve biz kendimizi sahilde bulduk.
*
foto safarinin en zevkli kısmı bol bol profil fotoğrafının çekilme fırsatıdır. sair zamanlarda çeken hep sen olduğun için, makinen ile herkesi boy boy çekerken sana ait fotoğraf sayısı bir elin parmaklarını bile geçmez. işte benim uyanık arkadaşım da çocukları harikulade çekeyim diye makineye yapıştığım bir anda beni fotoğraflamış. ben çok sevdim bu kareyi... yeniden teşekkürler şeymacım;))



*
bu sanırım bloguma koyduğum ilk fotoğrafım:)) ilkler başkadır;)
*
Mia beni mimlemiş; ancak bu seferki konu gerçekten çok zordu be Mia! düşündüm düşündüm ama aklıma inan hiç bir şey gelmedi... borcum olsun emi...
*
şaka maka mayıs ayı bitiyor, nasıl sevinçliyim. bir de haziran sona erse...ondan sonrası hayatım meçhul bir plansızlıktan ibaret olsa da, istiyorum o günlerin bir an evvel gelmesini..
hep böyle değil midir zaten? yaşadığımız anın sıkıntılarından kurtulmak isterken ömrümüzü kemiririz siyah ve beyaz fareyle beraber. geriye dönüp baktığımızda, yaşlandığımıza hayıflanır dururuz.
*
evet, haftanın şarkısı "durme durme". ispanya yahudilerinin hüzünlü bir ninnisi. ladino dilinde. içinize işleyeceğinize eminim. iyi dinlemeler...

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Hiç büyümeyen prensler ve anneleri

Annelerin muzdarip olduğu bir dert var, yana yakıla, anlata anlata bitiremedikleri. Bağrı yanık, yüreği merhamet dolu analar evli kızlarının eşlerinden hiçbir şekilde yardım ve destek alamadığını esefle dile getiriyor, kızların ev, çocuk üstelik çalışıyorsa iş hayatının telaşeleriyle iyice yıpranır olduğundan dem vuruyor, hüzünle dertleniyorlar. Bu sıralar hangi dost meclisine uğrasam bu manzaraları gördüm, bu içlenmeleri işittim. 


Yine kadınlar topluluğundan müteşekkil bir mekânda sohbet edilirken, birisi erkenden kalkarak evine gitmesi gerektiğini belirtti. Nedenini sorduklarında evde oğlunun beklediğini, acıkmış olabileceğini, yemek hazırlayacağını anlattı.

Oğlun kaç yaşında, diye sordu kadınlardan biri.

Otuzundan gün aldı, dedi ve aceleyle aramızdan ayrıldı.

Afallamıştım; öte yandan düşünüyordum. Zira bu hayıflanmaları yapanlar birer yetişkin olmuş erkek çocukları için, suyu ayaklarına kadar getiriyor, her gece ve sabah yataklarını yapıyor, neredeyse lokmayı ağızlarına koymayı dahi istiyorlardı. 

Tuhaftı bu anneler. Erkek evlatlarına küçük bir çocuk muamelesi yapıyor, onların hizmetlerini görüyor ve her isteği anında yerine getirilen bir prens şeklinde yetiştiriyorlardı her birini.

Ve prensler yuva kurup evlendiklerinde başlıyordu masalda kopmalar, kaziyeler, düğümler. Prensten yardım isteyen eş, bu manada bir iyilik, hamiyet göremeyince söyleniyor, şikâyet ediyor, annelerine iç döküyordu; diğer taraftan babalarının kopyası küçük prensler yetiştirirken.   

Eğitimin ilk durağı anneler, kendi çocuklarını istediği gibi eğitirken sanırım birkaç noktayı şefkatten olsa gerek kaçırıyorlardı.

Ve erkekler... “Ev işi hanımın işidir” ibaresinin arkasına sığınmaktan ne zaman vazgeçecekler? Ufak tefek olsa da annelerine yahut eşlerine yardım etmenin hayır hasenat cinsinden karşılığını düşünmezler mi? Hele önümüzde Hz. Peygamber (asm) gibi mümtaz, mübarek, hayırlı bir örnek dururken, onun timsali bir şahsiyet abidesi olmak varken biraz silkinebilsek kayıtsızlığımızdan, umarsızlığımızdan. Hatırlayalım, o kendi elbisesini yamayan, ayakkabısının söküğünü kendisi diken biriydi. O peygamberdi, yapardı demeyin. O peygamberdi, öyleyse bizim de yapmamız gerekir demek en doğrusu değil mi?

Yeni Asya Gazetesi 25.05.2011

24 Mayıs 2011 Salı

Allahım ben ömrümde böyle atraksiyon dolu Mayıs görmedim


dürüst olmak, bazen yalan söylemeyi gerektirirse, bu ne yaman çelişkidir Ya Rabbi?
*
birisinin seni gördüğünde yüzünde açan tebessümleri izlemenin eşsiz hazzını 21.yüzyılın hangi hedonist eğlence araçları ve zihniyeti verebilir?
*
ağzımın iyi laf yapıyor olması için ne tür egzesizler tavsiye edersiniz?
*
bazı şeyleri hiç yaşanmamış kabul etmek ve o anlara dair hiçbir şey konuşmamak. bugünlerde ne çok yapıyorum bunu.
*
başarısız olduğumu, savunmaya girmeme gerek olmadığını söyleyen tez danışmanıma küstah ama bir o kadar masum bir gülüşle, eğer başarısız olacaksak, geçmemiz gereken yollardan geçer, hakkımızla başarısız oluruz demek. bu sözüm üzerine, +5 puanı kazandın diyen danışman hocama siz olsaydınız daha ne söyler, nasıl davranırdınız?
*
yolculuk seyrindeyken dahi "uzun bir yolculuğa çıkma" arzusuyla yanıp tutuşmak. ne iflah olmaz biriyim ben! haydi ismet özel ile beraber söyleyelim o dizeyi:
"uzun yola çıkmaya hüküm giydim/beyazların yöresinde nasibim kalmadı/
*
bu sıralar ne okuyorum?
-kılavuz: bilge karasu
-hep aynı hikaye: ömer faruk dönmez
-cahit zarifoğlu: yaşamak
-cahit zarifoğlu: şiirler
-asa-yı musa: said nursi
*
bu sıralar 65723633. kez ne dinliyorum?


18 Mayıs 2011 Çarşamba

Kitaplığı Olmayan Evler


Bu bahar ve yaz mevsimi, yeni bir hayatın başlangıcını yapmak üzere evlilik nişanesini takınan çiftlerin çokluğuyla dolu dolu… Pek çok arkadaşımı sürurlar eşliğinde yolculuyorum günbegün. Kimi aynı şehirde yaşamaya devam ederken kimisi uzak şehirlerde bambaşka bir dünya inşa ediyor kendine ve eşine. 


Çiftlerin yaşayacağı evler de, aylar öncesinden hazırlanmaya başlıyor. Yepyeni eşyalar satın alınıyor, çeyiz bohçaları sandıklardan çıkarılıp gün yüzüne kavuşuyor. Perdelerden halılara, beyaz eşyadan mutfaktaki tuzluğa kadar gerekli olan ne varsa en ince ayrıntısına değin temin ediliyor. Nihayetinde ortaya yaşanılası hoş, güzel bir mekân çıkıyor.

Lâkin hangi çiftin evine baksam, bir kitaplık göremedim ben!

Ya kimsenin aklına kitaplık almak gelmemişti ya da onu koyacak yer kalmamıştı.

Üstüne üstelik salonun yahut oturma odasının başköşesine kurulmuş LCD ekranlar, plazma televizyonlar küstah küstah el sallıyordu bana. Ki az sonra, ev sahibesine çaktırmamaya çalışarak her biri kapıdan usulca dışarı itiverdi beni. 

Öylece bakakaldım arkalarından.

Bütün dünyayı ayağımızın altına getiren, yedi yirmi dört her şeyden haber veren, canımız sıkıldığında derdimize yetişen, ağlayan çocuğumuzu avutan televizyondan âlâ bilgi nevalesi mi var canım. Böyleydi ve buna benzerdi duyduğum sözler. Hatta birisi daha ileri atılıp televizyonsuz evde yetişen çocuğun saf, cahil olacağını iddia etti.

Öylece kalakaldım bu sözün ardından.

Oysa televizyon son elli yılın keşfiyken, kitap insanlık tarihi kadar eski ve muazzam bir geçmişe sahiptir. Hz. Âdem’e indirilen suhuf ve müteakiben her peygamber ile gönderilen sahifeler, kitaplar insanlığın kutsal bilgi kaynağının kitaptan geçtiğini öğretiyor, ısrarla belletiyordu zihnimize, ruhumuza, kalbimize. Hayatımızın amacı, bütün kitaplar bir kitabı anlamak içindir, felsefesinde birleşmeliyken, ne vakit evimize bir kitaplık koymayı dahi gereksiz bulur hale geldik? Okullarda yıllarca edebiyat derslerinde, Seneca’nın ‘Kitapsız hayat kör, sağır ve dilsiz yaşamaktır’ sözü nakledilirken, nereden bilebilirdi ki öğretmenler evlerde kitaplara hayat hakkı tanınmadığını?

Söyleyin a dostlar, biz nerede yanlış yaptık?


Yeni Asya Gazetesi  18.Mayıs.2011

15 Mayıs 2011 Pazar

Ebu Katade'nin Öyküsü


Güneş doğuyordu karanlıkları yararak. Vakit sabahı işaret ederken, ruh yeniden doğmanın lezzetiyle esrik ve bir o kadar da huzur dolu. Usulca doğruldu uzandığı yerden, temiz suyla abdest alıp mescide giden dar sokakların arasında kayboldu.

*

Yaşlı bir kadın, kapısının önünü süpürüyordu; Ebu Katade’nin geçtiğini görünce torununa seslendi. Bir yandan başını okşuyor bir yandan tatlı tatlı çocuğa anlatıyordu.

“Yavrucuğum, şu geçen zatı görüyor musun?”

Çocuk elindeki taşları bıraktı; merakla yaşlı kadının gösterdiği adama çevirdi bakışlarını.

“Evet.”

“Rasulullah’ın, süvarilerimizin en hayırlısı, diyerek övdüğü kimsedir bu mübarek. Savaşın biri uzun sürmüş, geceye sarkmışken, Peygamber Efendimiz (asm) at sırtında uyuklamaya başlamış. Ebu Katade onu uyandırmadan iki kez doğrulmasını sağlamış. Üçüncü kez aynı şeyi yapınca Peygamber Efendimiz uyanmış ve Ebu Katade’nin çok hoşuna giden bu hareketinden dolayı kendisine ‘Peygamberini koruduğun için Allah da seni korusun.’ duasında bulunmuş.”

Çocuk anneannesini anladığını belirtircesine aheste aheste başını sallıyor; bir yandan hızla uzaklaşmakta olan Ebu Katade’yi gözleriyle takip ediyordu.

“Sonra ne olmuş anneanne?”

İhtiyar kadın, torununun ilgisini çekmekten memnun, yüzünde çakırkeyif bir tebessümle soruyor, Ebu Katade bir nokta misali küçülürken.

“Söyle bakalım, sence bu zat kaç yaşındadır?”

Çocuk artık görünmeyen adamın sokağa bıraktığı izlerini ararcasına az evvel gördüğü sureti hatırlamaya çalışıyor, kendince tahmin yürütüyordu.

“Belki on beş belki yirmi.”

“Bilemedin çocuğum! Şimdi gördüğün bir mucizenin bugüne taşınmasıdır. Bu muhterem zat yetmiş yaşında. Benim gibi bir ihtiyar o da.”

Çocuk, inanmaz gözlerle anneannesine bakıyor, kendisini kandırıp kandırmadığını düşünüyordu. Yoksa anneannesi, yine masal mı anlatıyordu? Oysa masallar akşamları anlatılırdı. Gündüz ise hakikatin vusule erme vaktidir. Zira nur, gerçeği gösterir. Zülumat her şeyi gizler, saklar sinsice.

“Rasulullah’ın gayret ve takdirini kazanmış bu zattan daha mutlu kim olabilir yavrucuğum. Peygamberimiz’in (asm) öyle güzel, hayırlı, mübarek bir duasına nail olmuştur ki, kim olsa yerinde olmayı dilerdi. ‘Allah yüzünü ak etsin. Allah’ım, onun tenini ve tüyünü mübarek kıl.’İşte bu duanın bereketiyle yanımızdan geçip giden zat senden benden yaşlı olmasına rağmen bedence pek gençtir.”

Çocuk havsalasının en nadide köşesine kaydettiği bu sahneyi ve anlatılanları ömür boyu unutmayacaktı. Unutmayacağının delilini gösterircesine anneannesinin anlattıklarını arkadaşlarına zikretmek için Kûfe sokaklarında koşmaya başladı.

*

Her çocuk, kendisine anlatılanları büyük bir ustalıkla hem zihnine hem kalbine nakşeder. Böylece şekillenirken çocuğun hayalleri, hedefleri, hayatı; gücünü gerçek yaşamdan alan öyküler de ebedileşir ağızdan ağza, nesilden nesle. Ebu Katade’nin öyküsü de çocukluğumun en ilginç senaryosunu taşıyordu nihayetinde. Bu yüzden olsa gerek, kıssa ve menkıbelerin, masal ve anıların çocuk dünyamızda bıraktığı etki bambaşka bir büyüye sahiptir ilelebet. 


Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki, 14.Mayıs.2011 

12 Mayıs 2011 Perşembe


Güneş selâma durmuş, hafiften alaycılıkla göz kırparken biz annemle çoktan temizliğe girişmiştik. Temizlik imandandır sözünün eri ana kız, çokça erkek kardeşimin kuvvetinden de yardım alarak evi ayaklandırdık, her bir yeri okyanus havası taşıdığı iddia edilen çamaşır sularına, deterjan kokularına bürüdük.

Sıra annemin yadigâr ahşap sandığına gelince gözlerim fal taşı gibi açıldı. Nihayetinde küçük gibi gözüken sandığın içinde itinayla, özene bezene bembeyaz bohçalara sarılmış onlarca parça vardı. Bu şaşılası düzen, mükemmel nizam zihnimin ve ruhumun bugünlerdeki dağınıklığını ve savrukluğunu derinden derine sarsıverdi o lâhzada. 

Annem tek tek açarken bohçaları, ellerimizle okşarken en nadide etamin seccadeleri, kış gecelerinde işlenmiş oyaları, hayata bir ilmek atarcasına örülmüş lifleri, çorapları, patikleri bana hayıflanmak düştü. Garip ve bir o kadar ürkütücü bir gerçek çıktı ortaya ve anneme onu hüzünle fısıldadım.

“Benim çocuklarım bir hatıradan yoksun kalacaklar, ellerine aldıkları eşyalar annelerinden bir iz taşıyor olmayacak. Ne acı.”

Acı verici olan; benim, ne dantel örmeyi bilmem ne de bir kumaşa harikalar işleyebilmemdi. Düpedüz hayatın bir virgülünü, noktasını kaçırıyordum işte. Her şeyin hazırı var bahanesinin arkasına sığınırken, annemin her yaz elime tutuşturduğu tığı, şişi yahut iğneyi bir kenara fırlatıp gençlik hezeyanlarına kapılıp gidiyordum öylece.

Hele burun kıvırmalar, yüz çevirmeler, afralar tafralar yok mu? Büyükler ne çok uğraşacak sıkıntı, dert buluyor kendilerine, diye söylenmeler. El emeği göz nuru her biri birer san'at abidesi olan eserleri küçümsemeler.

Gençken, insan pek çok şeyin kıymetine, mânâsına akıl erdiremiyor. Hayatın içine biraz daha karıştıkça, yaş kemale erdikçe, ömrünün sadece bahardan ve yazdan ibaret olmadığını anladıkça, yargılamaksızın inceleyince, ardında yatan sebepleri kavradıkça kabulleniyor hakikati. Bazen geç bazen tam vaktinde.

*
Acep bir gün makineleşen hatıralarımız gibi hayatımız ve düşüncelerimiz de düpedüz sahiciliğini yitirir mi?

Hatıralar, artık sandıklarda, zihinlerde, yüreklerde değil de, sözlüklerde mi yer alır; unutulan kelimelerimiz başlığının altında?

Peki ya sandıklar, onların işlevsel değeri ve geleceği hakkında var mı bir fikriniz?


Yeni Asya Gazetesi 11.Mayıs.2011

10 Mayıs 2011 Salı

kısa kısa


bir gün gerçek kimliğimi terk edemesem de en azından sanal kimliklerimden istifa edip özgür olabilirim.ve şimdi özgürlük çağı başlıyor.

*
ulaşılabilir olmanın ne önemi var ki...asıl amacımız ulaşılamaz olmak. ukalaca ama daha gerçekçi.

*
"kaybedenler kulübünü" izlerken bir diyalog çok hoşuma gitti.

kaan: geçenlerde cumaya gittim.
mete: ne zaman?
kaan: salı. ben genelde salıları giderim daha sakin oluyor.

(hadi be kaan, hayatı tiye alırken dini normları da kendince başkalaştırabiliyor musun? var mı böyle bir hakkın hatta lüksün? yok. en azından espirisini yapabiliyorsun. olsun o da güzel. becerebildiğin sadece bu zaten. bu yüzden çokça güldüm sana.)

*
bir maniniz yoksa annemler size gelecek isimli ayfer tunç imzalı kitabı merakla okuyorum bugünlerde. 1970'li yıllar Türkiyesinin hayatını anlatan hoş bir eser. anlatı okumayı sevenler için şiddetle tavsiye edilir.

*
tez mi? evet...çok şükür iyiye gidiyor. cenderelerden geçse de, iki de bir ayağım taşlara takılıp yere düşsem de...

*
mayıs ayı tüm yoğunluğuyla geçip giderken heyecanla onu izliyorum. Göethe gibi "dur geçme ey an, ne kadar güzelsin" değil de, "güle güle git" diyorum ona.

*
bence kına gecelerinde ve düğünlerde en iyi damat oyunu ve üç ayak oynanır kardeşim. bir de şu hareketli coşturucu yürek hoplatan horonlardan çalacaklar tamam. ne öyle tin tin müzikler...

*
3. Kocaeli kitap fuarı bu cumartesi günü başlıyor. okuyucularımızla hasbihal etmek, tanışmak ve kitap imzalamak üzere ben de 14. Mayıs. 2011'de 16.00-18.00 saatleri arasında Yeni Asya Neşriyatın standında olacağım inşallah.

*

İNECEK VAR


Otobüs, asırlara meydan okuyan bir kaplumbağa misali yavaş yavaş ilerliyor, yol sonsuzluğa uzanıyor gibiydi.

Öyle yorgunum ki...

Yayıldığım koltukta iyice mayışırken varacağım yere çabucak ulaşmamayı diliyorum. Bıraksalar beni, ebediyen o yırtık koltukta uyuyakalabilirim.

Havada kümelenen bulutlar bir merasim törenini andırırcasına sırayla şekilden şekle giriyor. Önce bir pamuk şekeri beliriyor, sonra eteklerini savurarak dönen bir kız çocuğu, derken rüzgâr gibi esen bir atlı çıkageliyor.

Sessizliğin bir örtü gibi insanların zihinlerine ve dudaklarına serili olduğu otobüse, yeşil duraktan bir adam biniyor. Arkaya geçip oturmasıyla unutuyorum onu. O da bu sessizliğe gönül rızasıyla dâhil oluyor.

Havada kümelenen bulutlar bir merasim törenini andırırcasına sırayla şekilden şekle giriyor. Önce bir kâğıt helva beliriyor, sonra saçlarını savurarak dans eden bir genç kız, derken fırtına misali ortalığı kasıp kavuran bir Osmanlı piyadesi çıkageliyor.

Otobüsün dünkü yağmurdan nasibini almış camları çamura bulansa da baharla tazelenen tabiatın güzelliğini bozmaya güç yetiremiyor. Çimenlerin arasından poz veren papatyalar, yemyeşil bir duvağa bürünen ağaçlar, rahmetle coşan dereler…

Hepsi bir olmuş Rablerini tespih eden zikirlerini coşkuyla seslendiriyor. Zaman neşeli bir çocuk kahkahasında uzayıp gidiyor. Kırmızı duraktan bir kadın biniyor. Lakin sessizliğin nefti örtüsünü öfkeyle kaldırıyor ve hiç susmayacağının müjdesini verircesine konuşmaya başlıyor.

“Ooo Kenan Amca, nasılsın? Ee, Allah iyilik versin. İyileştin mi sen? Hani dizlerin ağrıyordu... Hımm. Film çektirdin. Peki, ne oldu sonuç? Ohh maşallah. İyi iyi.”

Havada kümelenen bulutlar bir merasim törenini andırırcasına sırayla şekilden şekle giriyor. Önce bir külah dondurma beliriyor, sonra elindeki balonları cennete bırakarak koşuşan bir oğlan çocuğu, derken haşmetli dalgaların arasından bir cengâver çıkageliyor.

“Senin gelin ne yapıyordu? Bebeği mi olmuştu? Kız oldu ha. Allah bağışlasın. Çok zor be annenin işi. Çalışmayı bıraktı mı? Devam ediyor hala. Oh oh iyi o zaman, yıpranmaz. Evde dursa çocukla uğraşsa çok zor olurdu. E tabi, bakıcılar var şimdi bir sürü. Ne rahatlık ne rahatlık.”

Kulaklarımın benden izinsiz misafir olduğu bu konuşmaları yeniden seslendiriyor, tartıyorum. Ben mi yanlış duydum yoksa? Kadın, evde kokusunu, yolunu özleyen bebeğiyle ilgilenmediği, dışarıda sosyal hayata karıştığı için yıpranmayacak. Nasıl bir annelik, nasıl bir anlayış, nasıl bir zihniyet bu? En ateşli feministler bile artık bu söylemleri savunmazken, sana ne oluyor ey anneliği bulanmış kadın?

Havada kümelenen bulutlar bir bir dağılıyor, parçalanıyor.

Durdurun otobüsü, inecek var!

Uçurumdan yuvarlanan bir kaya parçasına benziyor; şimdinin zihinleri.

Durdurun otobüsü, inecek var!

Zira bu otobüs kaykıla kaykıla bilinmezliğe gidiyor böyle...

6 Mayıs 2011 Cuma

Ergen psikolojisine dair birkaç kelâm

Şu harikulâde bahar günleri, beni kışkırtmak için seferber olsa da; lâleler günbegün veda ederken, dallar sürpriz yaparcasına meyveye dururken, martılar balıkçı tezgâhlarının yakınlarında aheste aheste uçarken, pencereden izlemekle yetindiğim tabiatı keşfe çıkamadığıma hem melûl hem mahzunum. Zira bugünlerde yaşadığım yoğun bir telâşem var; master tezimi üç hafta içinde toparlayıp, son rötuşlarını yapıp teslim etmem gerekiyor. 



Hayatımın gündemine oturttuğum bu meşgale, ilginç tesbitlere ulaşmamı sağlayarak ufak da olsa akademi dünyasına katkıda bulunmamın yanı sıra bunları sizlerle paylaşmama da vesile oluyor şimdi. 


Bir yıldır, “15-18 Yaş Lise Öğrencisi Kızların Dini Tutum ve Davranışları” konusu üzerine çalışıyorum. Bulunduğum şehirdeki üç okuldan iki yüz kırk kız öğrenciye danışman hocamla beraber hazırlamış olduğum anketi uyguladım. Kız öğrencileri seçmemin, elbette feministlikle bir ilgisi yok. Amacım, ergen genç kız psikolojisiyle ilgili daha detaylı araştırma yapmak.


Anketimizde öğrencilere, demografik soruların yanında asıl araştırma konumu oluşturan Allah’a inanıp-inanmama durumlarını, namaz kılıp kılmadıklarını, kılmıyorlarsa eğer sebeplerini, oruç tutup tutmadıklarını, dinî bilgilerini nereden öğrendiklerini, hangi konularda şüpheye düştüklerini, zekât, hac, sadaka, duâ, ölüm ve ahiret hakkındaki düşüncelerini irdeleyen kırk soru sordum. 

İki yüz kırk öğrenciden sadece birisi Allah’a inanmadığını söyledi.

Öğrencilerin % 30,8’i düzenli olarak beş vakit namazı kıldığını, % 72,5’i eksiksiz olarak Ramazan orucunu tuttuğunu belirtti.

Peki, gençler en çok hangi konuda şüpheye düşüyor derseniz, % 32,9 oranıyla günahlar konusu başı çekiyor, daha sonra % 22,5’lik bir kısmı kader konusu, % 17,9’u ahiret hakkında şüpheye düştüğünü bildiriyor.

Ergenlerin yaşadığı bu şüpheyi olağan karşıladım, çünkü günümüzde geleneksel İslâm’ın uzandığı her nokta, neredeyse her şeyi günah olarak nitelendirirken, öğrencilerin bu çetrefilli durumda kendi çabasıyla, arzusuyla araştırma yapmadan safî bir bilgiye ulaşması, imkânsız değilse de oldukça zor. İfrat ve tefritin sınırlarını bilmeyen aileler, çocuklarını ne yazık ki bu bilinçsizliğin esiri olarak yetiştiriyor. Deli dolu çağlarını yaşayan, anne-babanın her sözünü baskı ve otorite şeklinde algılayan gençler, dine karşı tutumlarında ya ilgisiz yahut taklitçi bir tavır geliştiriyor.

Sözü daha fazla uzatmadan son olarak bir hususa daha işaret edeyim: Anketimizde ‘Eğer imkânınız olsaydı hangi özelliğinizi değiştirmek isterdiniz?” sorusunu yönelttiğim öğrencilerin neredeyse tamamına yakını, ‘çabucak sinirlenmemi, öfkelenmemi’ cevabını vermiş.

Hani, anne babalar, sizler sürekli şikâyet eder durursunuz ya, çocuğum her lâfıma kızıyor, bağırıyor, çağırıyor, beni üzmekten adeta zevk alıyor diye… Aslında onlar da bu ruhî ve duygusal boşalmanın farkında. Ve bundan hiç mi hiç memnun değiller. Ancak ellerinden bir şey gelmiyor, zira yaşadıkları buhranlı çağın özelliklerini taşıyorlar. Kuşkusuz ergenlik devri sona erip birer yetişkin olduklarında her biri o hallerini kâbus olarak niteleyip hüzünle anacak. 

Öyleyse, sevgili anne-babalara düşen çocuklarına profesyonelce bir yaklaşım; içinde bol miktarda hoşgörü, sevgi ve anlayış barındıran. Bir de sabır, nevalesinde çokça bulunan.

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...