10 Nisan 2011 Pazar

Kağıt Para


Cebimdeki son parayı çıkarıp şöyle bir inceledim. Soluk, buruşuk, üzerine bir takım rakamların not alındığı turuncu renkli bir elli liralık. Ayın bitmesine daha on yedi gün var ve ben çulsuzluğumun en zengin dönemini yaşıyorum şimdilik. Bu parayla epi topu bir hafta ancak idare edebilirim. Sonrası… Karanlık.
Yemekhanenin önünden milli koşucumuz Elvan’a taş çıkartırcasına süratle geçtim. Öyle güzel kokular geliyor ki... Sanırım bugün menüde tavuk pilav var. Eğer her gün bu kokulardan etkilenip iki lirayı yemeğe verirsem bırak ay sonunu haftayı bile çıkaramam. Çaresizce yutkundum.
17.15 dersi amfideydi. Biraz bahçede oyalandım. Derse beş dakika kala içeriye girdiğimde derin bir uğultu yakaladı beni. Herkes bağıra çağıra birbiriyle konuşuyorken, kimi sesli müzik dinliyorken, kimisi de bir köşede halay çekiyorken, midem bulanır gibi oldu. Sanırım açlıktan.
Elim cebime gitti. Kâğıt parayı sıkıca kavradım, varlığından emin olmak istercesine. Oradaydı. Yerindeydi. Hiçbir yere kaybolmamıştı. Kendime telkinler vere vere dersin sonunu getirirken mide bulantısına baş ağrısı da eklenmişti. İçimin kıyılması da cabası.
Ders çıkışı, minibüs durağına doğru halsiz adımlarla ilerlerken, akşamın nefti gölgeleri sokaklarda salınmaya başlamıştı bile. Ay, güzel yüzünü göstermekten utanan bir genç kız gibiydi. Kâh bulutların arkasına saklanıyor kâh meydana çıkıyordu.
Gelen ilk minibüse atlayıp turuncu parayı uzattım. İçim gitti. Yavaş yavaş eksilmeye başlıyordu işte. Üstünü aldığımda teker teker saydım; şoför doğru vermişti. Memnuniyetimi belirten bir tebessüm dudaklarıma yerleşti. O esnada araç durdu, duraktan, üç beş öğrenci bindi. Bir sonrakinde iki yaşlıca adam, sonrakinde de iki çocuktan müteşekkil bir aile katıldı yolcuların arasına. Sıkış tıkış gidiyorduk. Paramı kontrol etmek için elimi dahi oynatamıyordum. İnenler, binenler… Üstüne üstelik yanımdaki adamın gözlerini bana dikmesi sinirime dokunuyordu. Derken önümüzdeki durakta indi. Rahat bir nefes aldım.
Minibüs şehrin dar, sapa sokakları arasında biraz daha yol aldıktan sonra nihayet evimin olduğu bayırın başına geldiğinde, müsait bir yerde, diye bağırdım. Hayırlı işler kaptan, diye de ekledim inerken. Eyvallah koçum, dedi pala bıyıklı şoför. Koça benzer bir halim yoktu ya, aldırmadım.  Bir yandan ıslık çalıyor bir yandan dik bayırı çıkıyordum. Gayri ihtiyari ellerim cebime gitti. Ancak bozuk dört liradan başka para yoktu. Sağ, sol cebimi tersyüz ettim. Hâlî bir sahra gibi boştu. Bomboş! Minibüsteki adam geldi aklıma, gözlerini benden ayırmayan.
Bir tekme savurdum yerdeki ezik kola şişesine. Ağzına kadar dolu olan çöp konteynırına çarptı sertçe. Geceydi, poyraz deli deli esiyordu. Önümde heybetli bir dağ misali yükselen yokuş, geleceğimin karanlık bir dehlize dönüştüğünü haykırıyor gibiydi. Öğrencilik ne menem bir şeydi, hayatsa ne kadar da zor. 

09.04.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta Sonu Eki Saliha Ferşadoğlu 

Hiç yorum yok:

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...