3 Nisan 2011 Pazar

Asime Teyze'nin Yumurtaları


Aziz okuyucu! Bundan böyle, yaşanmış yahut kafamın içinde yaşayan hikâyeler anlatacağım sana her cumartesi. İşbu hikâyemiz de Asime Teyze ile Mehmet Amca’nın hayat serüveninden bir parçadır. Bahar yorgunluğunun hafiften uyuşukluk verdiği bir gece vakti dedemin dizinin dibinde dinleme bahtına eriştim. Ailecek oturmuş, adını bilmediğim tuhaf bitkinin özünü bıraktığı sıcak sudan içiyorduk şifa niyetine. Yanında da patlamış mısır vardı. Dedem bize değil de mısır tanelerine bakarak anlatırken sanki bahsettiği şahısları görür gibiydi.
Hikâyeyi dedemin ağzından değil de benden dinleyeceksin ey okuyucu. Ben senin için yeniden rivayet ederken bu yaşantıyı, çokça betimlemeler, tasvirler ve örneklendirmeler yapacağım. Ta ki olayların içinde çarçabuk bulasın diye kendini.
Ben diyeyim kırk yıl evvel, sen de elli yıl. Ayaza çeken bir Mart günü. Kapıda, içeriye cebren girmeye çalışan kar var. Tek gözlü evin küçücük pencerelerinden sızan soğuk, insanın hayallerini dondurmaya yetecek cinsten. Hele de camları döven şu tipi yok mu; dışarıyı bir an olsun göstermemek için hoyratçasına bastırıyor da bastırıyor.
Evin iç mekânına şöyle bir göz atalım. Bir odacıktan ibaret olan bu kutu gibi yerde kendini zor ısıtan bir soba, karşılıklı konmuş iki sedir ve rastgele yayılmış kilimler. İşlemeli örtülerin serildiği sedire sıralanmış aile fertleri; anne, baba ve onların birbirinden zayıf mı zayıf çelimsiz mi çelimsiz beş çocuğu. Eh, sen de bilmezsin ben de bilmem; fakirliğin diz boyu olduğu meşakkatli, çetin, buhranlı yıllar. İnsanlar karnını doyuracak yemeği, ekmeği zor buluyor. Unu yağı bir araya getirip de sofraya bir yiyecek çıkarabilen el açıp Rabbine şükrediyor. Şükrünü eda etmesini biliyorlar, çünkü veren elbette almayı da bilendir. Bu inanç sayesinde hayata sıkı sıkıya bağlılar. Tevekkülü de elden bırakmıyorlar.
Neyse. Biz şimdi fırtınanın olduğu geceye geri dönelim. Damda aylak aylak gezinen kedileri donduran soğuk giderek artarken,  geceleyin bu gariban aile birbirlerine sarılıp ısınmaya çalışarak uykuya daldığında, gazetelerden okuduğumuz, akşam yedi haberlerinde izlediğimiz o bildik senaryo gerçekleşiyor. Sobadan sızan gaz evin en küçük çocuğunu bir yeşil kuşa çevirip cennete doğru gönderirken ailenin diğer fertleri uyanıyor ve deyim yerindeyse Azrail’in elinden kurtuluyorlar. Gidenin arkasından günlerce gözyaşı akıtılıyor. Feryat ü figanları, âh ü zârları ta komşu köyleri aşıp şehre kadar uzanıyor. Gel zaman git zaman bu acı kül bağlıyor. Niye? Ölenle ölünmezmiş çünkü. Zira geride kalanlar için canla başla çalışmak gerekirmiş. Hayat her şeye rağmen tüm hızıyla devam ediyormuş.
Asime Teyze, kendi evine benzer derme çatma kümesinde yetiştirdiği tavuklarından aldığı tazecik yumurtaları sabah namazından sonra şehre doğru yola koyulup, çarşamba ve cuma pazarlarında satar, kazandığı üç beş kuruşu küçümsemeden, beğenmezlik etmeden bir kenara, ya yastık altına yahut genç kızlığından kalma çeyiz bohçasına saklarmış. Besmele çekip yerleştirdiği paraları kalan dört çocuğunu okutmak için harcamış. Okuyup da adam olsunlar, fakirlik çekmesinler, hayatlarını kurtarsınlar diyerek kavli duasını fiiliyata dökmüş. Nihayet duası kabul olmuş Asime Teyze’nin. En büyük oğlu subay, iki numaralı kız çocuğu hemşire, üçüncü velet postanede memur, dördüncüsü de öğretmen çıkmış. Mesleğini eline alan, münferit bir yuva kurmuş ve başka kentlerde bambaşka rüyalara dalmış. Yalnız garip olan bu rüyalarda anne ve babasına hiçbirisinin yer vermemesiymiş.
 Zamanın ince ince işlediği çizgiler belirmiş Asime Teyze ile Mehmet Amcanın yüzünde, ellerinde, kalbinde. Bacaklarına ağrılar girmiş, daha yavaş ve titrek adımlar atıyormuş her ikisi de yeryüzüne. Güneşi daha bir bulanık görüyorlarmış. Çok üşür olmuşlar, öyle ki Temmuz günlerinde bile kat kat giyinirlermiş. İlkbaharlar neşe yerine hüzün taşıyormuş onlara, sapsarı bir kederin yoldaş olduğu. Hâsılı kelam kocamış birer ihtiyar olmanın yanı sıra çocuklarının vefasızlığı ürperten ve korkutan bir gerçek olarak dikilmiş karşılarına. Onca vartalardan koruyup kolladıkları, gözü gibi sakındıkları evlatlarının ihmalkârlıkları yüreklerini dağlayadursun ikisi de göğüs boşluğunu dolduran bir sıkıntının varlığından bahsedip duruyormuş birbirine. Onları kaplayan kasavetin içinde tek ışık birbirlerinin gölgesine sığınmaktan geçiyormuş.
Gün gelip de Asime Teyze yatağa mahkûm bir hasta olduğunda yine uğrayan bir tanecik evlatları yokmuş yanlarına. Vakit korkunç bir heyula misali ilerlerken, Asime Teyze ömür miadını tüketmek üzere olduğunu anlarken, son sözlerini söylemek ihtiyacı hissetmiş tüm helecanıyla. Kulaklarını onu iyi işitebilmek için uzatan Mehmet Amca’ya, haykırışa benzer bir fısıltıyla hazin gerçeği mırıldanmış:
“Allahtan her şeyi istedik Koca Bey, amma hayırlı evlat istemeyi unuttuk!”
Yüzüne oturan kekreleşmiş bir ifadeyle acı acı gülmüş. O gecenin sabahında önce Rabbine sonra kendisini Cennet’in kapısında bekleyen en küçük evladına kavuşmuş. Mehmet Amca avuntusuz çaresizliğiyle dünyada tek başına kalıvermiş. Çocukları onu, rahat edersin, telkinleriyle darülacezeye yerleştirip çarçabuk rahat, cafcaflı hayatlarına geri döndüğünde bir çift gözyaşı akıtmış. Biri kendisi biri eşi için.
Hikâye bilindik... Yeryüzünde tekraratına pek çok yerde rastlaman mümkündür aziz okuyucum. Garip olan bu kadar bilindik bir hikâyenin içinde ansızın başrolü yahut yardımcı oyuncuyu oynarken kendini buluvermektir. Sen sen ol, Kur’an’ın emriyle farz olan, anne babanıza iyilik yapın, emrini terk etme. Terk edersen ne mi olur? Orası başka hikâye. Başka bir zamana anlatmak üzere sakladığımız…
*
Altı Çizili Satırlar:
·         Niçin her canlı mahlûkla bir duvar arkasından konuşmaya çalışıyoruz? Eşyaya bile geçirdiğimiz o sıcaklığı insanoğlundan esirgiyoruz. Hatta asıl olan yaşayan ve duyanla birleşmek değil midir? Ahmet Hamdi Tanpınar (Hikâyeler)
Unutulmaz Film Replikleri:
·         Bu hayatta iki çeşit yolcu vardır. Bir, haritaya bakarak yolculuk edenler. İki, aynaya bakarak yolculuk edenler. Haritaya bakan yolcular hep gider, aynaya bakan yolcular ise eve dönerler. (Bir Tutam Baharat'tan)


 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki 02.Nisan.2011 Saliha Ferşadoğlu

Hiç yorum yok:

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...