28 Nisan 2011 Perşembe

Caddenin Anatomisi

Herkesin bir idolü vardır; özellikle gençlik çağının başında belirir bu hayranlık, meftunluk. Bazısı bir sanatçıya, futbolcuya, şarkıcıya bazısı bir oyuncuya kaptırır düşüncelerini, gönlünü.

Benim idolüm ise bir yazardı; hepimizin yakından tanıdığı, köşe yazılarını takip ettiği, kitaplarını okuduğu bir yazar; Fatma Barbarosoğlu. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle tanıdım onu ve eserlerini. Okur okumaz hayatını araştırmaya başladım. Pek çok kitap çalışmaları vardı akademik ve edebiyat literatürüne dair; ya kütüphanelerden temin ederek yahut satın alarak okudum, okudum. Şimdi ne vakit yeni bir kitabı çıksa heyecanla elime alıyor ve okumaya başlıyorum. Sanırım yaşayan yazarların cazibesi de burada yatıyor. Yeni kitabında ne anlatacağı, ruh dünyasında neler olduğu, okuyucuyu hangi fikrî, hayalî maceralara sürükleyeceği, günümüze ne gibi yorumlar getireceği merak konusu oluyor. Üstelik sevdiğimiz yazarın imza günlerine iştirak edebildiysek şanslıyızdır; onunla bir araya gelip sohbet etmenin, birebir fikir alış verişinde bulunmanın tadı bambaşka, hatırası pek kıymetlicedir.
Fatma Barbarosoğlu’nun beni yeni heyecanlara, değişik duygulara sevk eden son kitabı, Ocak ayında çıktı, ismi “Son 15 Dakika”. Bu kısacık zaman diliminde yaşanan olayları, o caddeden geçen kimselerin ve cadde sakinleri üzerinden gözler önüne seren yazar, şeklen küçük ama manen büyük çokça hikâyeler anlatıyor. Sosyolog olmasının avantajıyla birleşen edebiyatçılığı bize farklı bakış açıları sunmasını sağlıyor.
Meselâ kitapta geçen, hakikat payı yüksek olan bir ifadeyi özellikle paylaşmak isterim. 
Aşkın gözü kördür. İlle de kulağa ihtiyaç vardır. Kadınlar bu yüzden sevgi sözcükleri duymak ister.
Yine bir başka tesbit:
“Hayatı düzeltmek isteyen kadınlar yaralanıyor, makineleri tamir edebilen erkekler hayatı tamir edemiyor. Onun için erkekler hayatı bozma haklarının hiç olmadığını bilerek yaşamalı.”
Kader ve keder ilişkisine dikkat çeken yazar kitabın önemli karakterlerden biri olan doktorun dilinden bakın bu konuya nasıl değiniyor:
“Kader nedir hâkim bey? Kaderi en çok emniyet mensupları ve galiba hukukçular düşünür. Evet din adamlarından daha çok biz düşünmüşüzdür kaderi değil mi? Gazetelerde hormonlarla ilgili, genlerle ilgili her yeni haberi okuduğumuzda kader ile keder arasındaki doğru orantıyı düşünürken buluyoruz kendimizi.” 
İnce nüansların satır aralarına gizlendiği bu tarz ibarelerin ve şahane tesbitlerin yapıldığı kitapta ilgimi çeken son bir nokta da herkesin bir kelimesinin olduğuydu. Yazar bunu yine doktorun ağzından şöyle ifade ediyor.
“Herkesin bir kelimesi vardır hâkim bey. Anneminki ‘beyhude’. Nermin’in cümlesi, ‘şimdi gitmem lâzım beni bekliyorlar.’ Metehan’ın ‘yarın’, Coşkun’unki ise ‘nasip’.”
Kişilerle anlam kazanan kelimeler… Benim, sizin, onların, hepimizin bizde hayat bulduğu bir kelime var. Ben düşündüm, biraz karıştırdım kumbaramdaki kelimeleri ve buldum. Kendime saklamak üzere. Sahi, sizin kelimeniz nedir hayatınızla örtüşen?

26 Nisan 2011 Salı

Hala Uslanmam

gel hadi, oturma, gezmeye devam ediyoruz deseniz, diş fırçamı attığım çantamı ve tabi ki fotoğraf makinemi de koluma takıp kaldığım yerden devam ederim gezginliğime...
*
Risale-i Nur Gençlik Kongresi masa çalışmaları için İstanbuldaydım. tanışma toplantısı için yaklaşık 60 kadar kişi ile birlikte olduğum bu toplantının en zevkli yanı önceden tanıdıklarını görebilmek, hoş sohbetler etmek ve ülkenin dört bir yanından gelen yeni insanları tanımaktı. ha bir de kendimi tanıtan her ifadeden sonra karşımdakinin "biliyorum sizi" ibaresi de pek tuhaftı. alışamadım, alışamayacağım da...
*
kongre deklarasyonun halka sunulacağı Risale-i Nur Gençlik Şöleni 15 Mayısta Konya'da Mevlana Kültür Merkezinde olacak. sizlerin özellikle konya'da ve civar illerinde oturanların gitmesini tavsiye ederim.
*
İstanbul'a yolumuz düşmüş bi kere... avrupa yakası anadolu yakası derken arşınlamadığım toprak kalmadı. hayali gezimizin bazı kısımlarına birkaç fotoğraf eşliğinde sizleri de çıkaralım.
*
ilk kare Fatih Camiinden geliyor. malumunuz restoreye alınan camii bayadır bu şekilde. oldukça dar bir alan kalmış kullanıma müsait.


ikinci kare yıldız parkından gelsin...gelin ve damat sanki cennetin içinden geçiyor gibi...


üçüncü kare beşiktaş'tan insan manzaraları olsun.İstanbul'u yine turistler işgal etmiş. onları gördükçe evliya çelebilik damarım kabardıkça kabardı.


*
dördüncü kare emirgandan genel bir manzara. çokça tefekkür etmek gerek bu güzellikleri gördükçe.


son kare de güzel bir lale fotoğrafı olsun. çok seviyorum bu çiçekleri ya. o kadar kıymetli bir çiçek ki, sadece birkaç haftalık bir ömre sahip. zaten herşey muvakkat, geçici de bu kadar çabuk geçip gitmesi daha bir gözümüze mi sokuyor ne faniliği...


21 Nisan 2011 Perşembe

Cahit Zarifoğlu İşaret Çocukları Fotoğraf Yarışmasın'dan...


Cahit Zarifoğlu İşaret Çocukları Fotoğraf Yarışmasın'da mansiyon ödülü alan fotoğrafım...
blogumuza da eklemeden geçmeyelim...;)

Allah'ım, bana içi kitaplarla dolu bir ev ver

Malûmunuz, yeniçağın getirisidir; bir şeylere dikkat çekmek üzere özel günler belirlemek. Anneler günü, sevgililer günü, kadın hakları günü derken 365 güne mahsus günler ve haftalar sıralanır takvimimizde. 23 Nisan’ı içine alan bu hafta da “Dünya Kitap Günü” olarak kutlanmaya başlanmış bundan tam on altı yıl önce.
    
Sair günler, kapitalizmin değerlerini yüceltmeye yönelik tüketim amaçlı kullanılırken, bugünü diğerlerine nazaran daha farklı, anlamlı ve ümit verici buluyorum. Kitaptan zarar gelmediği gibi reklâmından da zarar gelmez. Sahi, okumanın insana olgunluk kazandırdığı, konuşmada canlılık, yazmada da açıklık sağladığı bu kelimeler, cümleler heybesinden hangi birimiz kötülük görmüştür ki…

Peki, size bir soru: Kitapları seviyor musunuz?

Cevabınız evetse, hayatınız boyunca mutlu olacaksınız demektir.

Size mutluluğu vaat ediyorum; oturduğunuz yerden bambaşka dünyalara seyahat etmenin, değişik fikirler edinmenin, yalnızlığınızı dindirmenin, bilgiye susamış zihninizi ve ruhunuzu doyurmanın en rahat, zahmetsiz ve külfetsiz yoludur kitaplarla hemhal olmak. Sonsuzluğa açılan bir pencerenin eşiğinden uçarak geçmektir kelimelerden edindiğiniz kanatlarla. Misal âleminden uzaklaşarak, hayal dünyasında keyifli, baş döndürücü bir seyahate çıkmaktır. Yaşadığınız ânın benzerliklerinden, telâşlarından, sıkıntılarından sıyrılıp soluk alabilmektir.

Ne vakit yeni bir şehre taşınsam, uğrayacağım ilk adresler üniversite merkez kütüphanesi ile halk kütüphanesidir. Öğrencilik hali bellidir; ailemizin gönderdiği mutad bir miktar, yanında şanslıysak karşılıksız, değilsek geri ödemeli devlet bursumuz vardır. Harç, kira, yeme içme giderleri, ders kitapları, fotokopi masrafları derken elde avuçta ne varsa bir çırpıda uçar gider. Dişimizden, tırnağımızdan arttırmadıysak eğer zaten pahalı olan kitaplara ulaşmamız zorlaşır. Ne çok günler olmuştur halk kütüphanelerinde akşamladığım. İlgimi çekip de satın alamadığım bütün edebiyat, gezi-inceleme, fotoğraf, sinema dergilerini bir masaya yığar, yalnızlık ve keder kokan, sakinlerini yaşlıların oluşturduğu okuma salonlarında mutlulukla onları okurdum. Aslında anbean hayatı okurdum, bunu çok sonra anladım.

Konfüçyüs ne güzel söylemiş: Tanrım, bana içi kitaplarla, bahçesi çiçeklerle dolu bir ev ver!

Bu söz şimdilerde dilime pelesenk ettiğim duâm.

Sanırım hayatın bütün sırrı burada yatıyor; elimizde tuttuğumuz kitaplar ile kâinat kitabında.

20 Nisan 2011 Çarşamba

Heyooo:)))

Sakaryadan Merhabaaa,
şu an gökyüzünde uçuyorum desem...
evet.
çok şükür ön savunma mahiyetinde olan "seminer" olayı kaldırılmış.
o kadar ballıyım ki...:)
*
ikinci haber....
Türkiye çapında düzenlenen Cahit Zarifoğlu İşaret Çocukları isimli fotoğraf yarışmasında "mansiyon" ödülü almışım:))
sergilenmeye hak kazanan fotoğrafım ilk etapta Üsküdarda sergilendikten sonra türkiyenin çeşitli yerlerini de gezecek:))
ayrıntıları ve sergilenmeye layık fotoğrafları buradan görebilirsiniz : http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=6156
*
haydi bana eyvallah...
haftasonu size İstanbuldan bildirmeye devam edeceğim..:)))

14 Nisan 2011 Perşembe

Aşka İman


Sohbetlerin en tatlı kıvama ulaştığı bir gece vakti derin mülahazalarla dolu bir muhabbete dalmıştık eski ev arkadaşımla. Aylar sonra bir araya gelmiş olmanın etkisiyle, önce havadan sudan, sonra hayattan bahsettik. Ve söz döndü dolaştı, ansızın “aşk”ın hanesinde buldu kendini.
Sahi, siz hiç aşk acısından günde bin kez “ya Vedud” ismini diline pelesenk eden biri gördünüz mü?
Ben gördüm! Göğü kaplıyordu gözleri. Umudun ve duanın izleri vardı orada. Binlerce, rengârenk balon bırakılmıştı bu gökyüzüne. Her biri ulaşacağı yeri biliyordu. Aheste aheste yaklaşıyorlardı arş-ı alaya.
Sahi, siz hiç aşk ateşine emin, kararlı adımlarla yürüyen biri gördünüz mü?
Ben gördüm! Uçuyordu sanki. Bir semazen misali döne döne. Kâinatı yutan alevlerin içinde mutluydu; halinden şikâyetçi olmadığı gibi beni de çağırıyordu o ateşe. Ellerimden tutup daireye katmak isterken, ben korkuyla geri çekildim.
Aşka inanmayan ben, onu gördükçe fikrimden cayıyordum merhale merhale. Sadece hal ü etvarı değil sözleri de aşkın varlığını ispat ediyordu. Bunu yaparken beni eziyor, çiğniyor; aşka inanç yolunda bir adım daha atmamı istiyordu. Harekete geçmem için beylik sözlerinden birini savuruyordu nedbeleşmiş yüreğime:
“Sen ateşten değil, yanmaktan korkuyorsun!”
Sonra, o deliduman, şahbaz hali gidiyor, boynu bükülüyor şekeri elinden alınmış bir çocuk timsali gibi. Titrek dudaklarından dökülen sözcüklere sarılarak başlıyor derdini anlatmaya:
“Bak halime. Yandım. Bir kora döndüm. Yaklaşan yanıyor. Oysa benim yangınımı söndürecek tek bir deniz, tek bir okyanus var. O yakmaktan, ben yanmaktan yana. Ne onun söndürmeye niyeti var, ne benim sönmeye.”
Sustum. İman, inanç dedikleri o kıpırtıyı içimde hisseder oldum. Aşkı gördüm, duydum, seyrettim ona bakarken. Aşkın tüm halleri ete kemiğe bürünmüş, suret giymiş, karşımda duruyordu. Gönlü tarazlanmış bir bedene ne zamandır ev sahipliği yapan ruhum ve aklım imanın şartlarına bir yenisini daha ekliyordu: Aşka iman.

13 Nisan 2011 Çarşamba

Yiyeceklerin Dili

Bir muzun, kirazın, iğdenin yahut profiterolün anlattığı ne çok şey vardır. Her biri “yiyecek” vasfının yanında kendilerine yüklenilen anlamlar nezdinde kıymet ve değer kazanır.

 Bizler, farkında olmadan kişiler ve yiyecekler arasında güçlü birer bağ kurarız. Gezintiye çıktığımız bir vakit, sokağın kuytu bir köşesine gizlenmiş kuruyemişçinin önünde bütün güzelliğiyle sere serpe yayılmış, gelene geçene göz kırpan iğdeleri görürüz. Ve o ân iğdeyi çok seven, adeta onunla bütünleşmiş bir dostumuzu hatırlarız. İğde eşittir muhabbet. İğde eşittir şefkat. İğde eşittir özlem, hasret. 
Daha nice varlık, “algıda seçicilik” kazanarak zihnimizin en nadide köşesinde memnuniyet ve güvenle yer alır. Kuruldukları köşede yeni anlamlar, yeni tanımlamalar kazanırken ruhumuza ve hayal dünyamıza kadar uzanırlar.
Annemin yeşillik (nane, roka, dereotu, semizotu…) tutkusu, babamın yoğurt sevdası, erkek kardeşimin tatlılara bağlılığı, kız kardeşimin kiraz sevgisi, çok sevdiğim bir arkadaşımın haşlanmış mısıra düşkünlüğü, başka bir arkadaşımın mandalina aşkı. Bazısında mekânlar ve kokular da girer araya; yeniden canlanır geçmişten bir kesit. Bir ayrılık sahnesidir belki, dostunu uğurlamaya gelmişsindir. Aklında “kim bilir bir daha ne zaman bir araya gelebileceğiz” endişesi ve hüznü vardır. Vedayı tatlı kılmak için eline parça kestaneli bir karyoka tutuşturur dostun. Kestaneşekerinin diline yayılan o leziz, nefis tadını duya duya otobüsün arkasından el sallarsın. Tuhaf bir ayrılıktır yaşanan; hicranı buruk şekerleme tadında olan.
Sevdiğimiz kişilerle sevdikleri yiyecekler arasında sıkı bir bağ kurarız da, neden bu yiyecekleri Yaradanı hatırlamayız? Düşünsenize bir! Her bir meyve, sebze kısacası yiyecekler aslında Yaratıcısından güzel mi güzel, muhteşem mi muhteşem birer hediye, birer mektup bize. Kıpkırmızı rengiyle gözlere ziyafet veren, kokusuyla mahmur eden, leziz tadıyla mayhoş eden bir elma, mânâ-i harfiyle bakıldığı vakit nasıl da Rabbine işaret ediyor ânında; benden öte bir ben var diyerek. Ve kâinat! Nereye bakarsak bakalım, orada fevkalbeşer bir sanat olduğunu görüyor; bizi bizden daha çok seven, bize bizden daha yakın olan Hâlıkımızın muazzam, muhteşem şaheserlerinde sevgisinin, şefkatinin farkına varıyoruz. 
Kâinat nümayişindeki her bir sanat pek çok şey anlatıyor. En çok da sevgiyi…

10 Nisan 2011 Pazar

Kağıt Para


Cebimdeki son parayı çıkarıp şöyle bir inceledim. Soluk, buruşuk, üzerine bir takım rakamların not alındığı turuncu renkli bir elli liralık. Ayın bitmesine daha on yedi gün var ve ben çulsuzluğumun en zengin dönemini yaşıyorum şimdilik. Bu parayla epi topu bir hafta ancak idare edebilirim. Sonrası… Karanlık.
Yemekhanenin önünden milli koşucumuz Elvan’a taş çıkartırcasına süratle geçtim. Öyle güzel kokular geliyor ki... Sanırım bugün menüde tavuk pilav var. Eğer her gün bu kokulardan etkilenip iki lirayı yemeğe verirsem bırak ay sonunu haftayı bile çıkaramam. Çaresizce yutkundum.
17.15 dersi amfideydi. Biraz bahçede oyalandım. Derse beş dakika kala içeriye girdiğimde derin bir uğultu yakaladı beni. Herkes bağıra çağıra birbiriyle konuşuyorken, kimi sesli müzik dinliyorken, kimisi de bir köşede halay çekiyorken, midem bulanır gibi oldu. Sanırım açlıktan.
Elim cebime gitti. Kâğıt parayı sıkıca kavradım, varlığından emin olmak istercesine. Oradaydı. Yerindeydi. Hiçbir yere kaybolmamıştı. Kendime telkinler vere vere dersin sonunu getirirken mide bulantısına baş ağrısı da eklenmişti. İçimin kıyılması da cabası.
Ders çıkışı, minibüs durağına doğru halsiz adımlarla ilerlerken, akşamın nefti gölgeleri sokaklarda salınmaya başlamıştı bile. Ay, güzel yüzünü göstermekten utanan bir genç kız gibiydi. Kâh bulutların arkasına saklanıyor kâh meydana çıkıyordu.
Gelen ilk minibüse atlayıp turuncu parayı uzattım. İçim gitti. Yavaş yavaş eksilmeye başlıyordu işte. Üstünü aldığımda teker teker saydım; şoför doğru vermişti. Memnuniyetimi belirten bir tebessüm dudaklarıma yerleşti. O esnada araç durdu, duraktan, üç beş öğrenci bindi. Bir sonrakinde iki yaşlıca adam, sonrakinde de iki çocuktan müteşekkil bir aile katıldı yolcuların arasına. Sıkış tıkış gidiyorduk. Paramı kontrol etmek için elimi dahi oynatamıyordum. İnenler, binenler… Üstüne üstelik yanımdaki adamın gözlerini bana dikmesi sinirime dokunuyordu. Derken önümüzdeki durakta indi. Rahat bir nefes aldım.
Minibüs şehrin dar, sapa sokakları arasında biraz daha yol aldıktan sonra nihayet evimin olduğu bayırın başına geldiğinde, müsait bir yerde, diye bağırdım. Hayırlı işler kaptan, diye de ekledim inerken. Eyvallah koçum, dedi pala bıyıklı şoför. Koça benzer bir halim yoktu ya, aldırmadım.  Bir yandan ıslık çalıyor bir yandan dik bayırı çıkıyordum. Gayri ihtiyari ellerim cebime gitti. Ancak bozuk dört liradan başka para yoktu. Sağ, sol cebimi tersyüz ettim. Hâlî bir sahra gibi boştu. Bomboş! Minibüsteki adam geldi aklıma, gözlerini benden ayırmayan.
Bir tekme savurdum yerdeki ezik kola şişesine. Ağzına kadar dolu olan çöp konteynırına çarptı sertçe. Geceydi, poyraz deli deli esiyordu. Önümde heybetli bir dağ misali yükselen yokuş, geleceğimin karanlık bir dehlize dönüştüğünü haykırıyor gibiydi. Öğrencilik ne menem bir şeydi, hayatsa ne kadar da zor. 

09.04.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta Sonu Eki Saliha Ferşadoğlu 

İsimler:Hayatımızın Anlamı

Kezban, İmdat, Dudu, Satılmış, Döndü… Kim bilir hangi amaçlarla konulmuş değişik, uçrak isimler. Bu isimlerin sahipleri, sokakta oynarken çocuklarca, okulda öğretmenlerce, girdikleri çevrelerdeki kimselerce hor görüldükleri için ve en çok da ailelerinden öç almak istercesine mahkemeye başvurup adlarını değiştiriyorlar.

Kimi fazla beklemeden, ergenliğin verdiği delikanlılıkla bir çırpıda Kezban’dan Bengisu’ya dönüşüyor. Kimisi katlanıyor her müstehzi lâfa söze. Yıllarca bayağı şakalara maruz kalmaktan, bulunduğu ortamlarda gülünç esprilere malzeme olmaktan öylesine sıkılıyor ki, ân geliyor, sabır taşı çatlıyor. Kırk dokuz yaşına girerken, doğum gününde ismini değiştirme kararı alıyor. Satılmış artık Yusuf oluyor.

İsim konusuna dikkatimi çeken bir dönem aynı öğrenci evini paylaştığım bir abla oldu. Kendisi gazetemizi satır satır okumasıyla meşhurdur. Öyle ki, ilânlarına varıncaya kadar…

“Neden ilânları da okuyorsun ki?” diye hayretle sorduğumda:
“Çok ilginç hikâyeler var. Meselâ ihtiyar olarak adlandırabileceğimiz yetmiş iki yaşında bir adam yıllardır taşıdığı isminden vazgeçip kendisine yeni bir ad seçiyor. Acaba niçin adından memnun değildi? Sırf bu değiştirmek fiili dahi isimlerin hayatımızda ne kadar önemli olduğunu gösteriyor bize” diyerek düşüncelerini belirtti.
Onun bu cevabı, hayata dair yeni bir bilgi öğrenmeme vesile oluyordu. Ölüm yahut doğum, evlilik veya boşanma, icra ya da isim değiştirme ilânlarında şeklen küçücük ancak bâtınına baktığımızda kocaman hayatlar saklıydı. Tuhaf, ilginç, eksantrik hayatlar…
İsimlerin anlam ve ses özellikleri, tınısı, söylenişi karakterimizi etkiliyor. Bugün “akrafoloji” diye adlandırılan bir bilim dalı var ki, isimlerin karakterimizden hayatımıza ve sağlığımıza kadar uzanan yönlerini inceliyor, araştırıyor, irdeliyor. Güzel isimlerin insanı olumlu duygu ve düşüncelere yönlendirdiği, insan hayatını şekillendirmede müsbet bir rol oynadığı; sert, kaba isimlerin de hoş olmayan hislerimize galebe ettiği, adeta içimizde bir iticilik duygusu meydana getirdiği, aynı zamanda kişinin mizacını da menfi anlamda etkilediği bir gerçek. Sırf bu yüzden olsa gerek, Hz. Peygamber de (asm), çocuklarımıza güzel isimler koymamızı tavsiye etmiş bin beş yüz yıl evvel. İlginçtir, babanın çocuğuna karşı üç görevinden bahsedilir hadislerde. Birincisi çocuğuna güzel isim koymak, ikincisi dinini öğretmek, üçüncüsü de vakti gelince evlendirmektir. İsim meselenin ne kadar hayatî olduğu buradan anlaşılıyor.
Bazı aileler görüyorum; basit, telâffuzu zor, kulağa güzel geliyor ya da sırf Kur’ân’da geçiyor diye bir kelimeyi alıp çocuğa isim verebiliyor. İşte bu düşünceyle birkaç yıl önce pek çok “Aleyna” ismiyle karşılaşmıştık. Adeta bir moda rüzgârı esmiş ve bir ânda ortalık “Aleynalardan” geçilmez olmuştu. Oysa kelimenin mânâsına baktığımızda kocaman bir hayal kırıklığı yaşadık. ‘Aleyna’, ‘üzerimizde’ demek. 
Sahi, o kız isminin hakkını nasıl verecek? Ya anne-babası, bu sorumluluğun altından kalkabilecekler midir?
Peki, bizler, çuvaldızı kendimize batırırsak eğer, ne görürüz ismimizin ardında ve bize bıraktıklarında?

06.04.2011 Yeni Asya Gazetesi Saliha Ferşadoğlu

4 Nisan 2011 Pazartesi

Asabiyim.

asabiyim. öyle böyle değil...içimde her an patlaması mümkün olan bir bomba var gibi.
canım sıkılıyor, yine yollara vuracağım anlaşılan kendimi.

Çin'li grup Hit5'den bir parça... ben biraz kattun'a benzettim.



ikinci şarkı da Boşnak şarkıcı Dino Merlin'den gelsin...



bu post'u okuyanlar gönlüme inşirah yayılması için bana dua ederse çok sevinirim.
saliha sultan gider...

3 Nisan 2011 Pazar

Asime Teyze'nin Yumurtaları


Aziz okuyucu! Bundan böyle, yaşanmış yahut kafamın içinde yaşayan hikâyeler anlatacağım sana her cumartesi. İşbu hikâyemiz de Asime Teyze ile Mehmet Amca’nın hayat serüveninden bir parçadır. Bahar yorgunluğunun hafiften uyuşukluk verdiği bir gece vakti dedemin dizinin dibinde dinleme bahtına eriştim. Ailecek oturmuş, adını bilmediğim tuhaf bitkinin özünü bıraktığı sıcak sudan içiyorduk şifa niyetine. Yanında da patlamış mısır vardı. Dedem bize değil de mısır tanelerine bakarak anlatırken sanki bahsettiği şahısları görür gibiydi.
Hikâyeyi dedemin ağzından değil de benden dinleyeceksin ey okuyucu. Ben senin için yeniden rivayet ederken bu yaşantıyı, çokça betimlemeler, tasvirler ve örneklendirmeler yapacağım. Ta ki olayların içinde çarçabuk bulasın diye kendini.
Ben diyeyim kırk yıl evvel, sen de elli yıl. Ayaza çeken bir Mart günü. Kapıda, içeriye cebren girmeye çalışan kar var. Tek gözlü evin küçücük pencerelerinden sızan soğuk, insanın hayallerini dondurmaya yetecek cinsten. Hele de camları döven şu tipi yok mu; dışarıyı bir an olsun göstermemek için hoyratçasına bastırıyor da bastırıyor.
Evin iç mekânına şöyle bir göz atalım. Bir odacıktan ibaret olan bu kutu gibi yerde kendini zor ısıtan bir soba, karşılıklı konmuş iki sedir ve rastgele yayılmış kilimler. İşlemeli örtülerin serildiği sedire sıralanmış aile fertleri; anne, baba ve onların birbirinden zayıf mı zayıf çelimsiz mi çelimsiz beş çocuğu. Eh, sen de bilmezsin ben de bilmem; fakirliğin diz boyu olduğu meşakkatli, çetin, buhranlı yıllar. İnsanlar karnını doyuracak yemeği, ekmeği zor buluyor. Unu yağı bir araya getirip de sofraya bir yiyecek çıkarabilen el açıp Rabbine şükrediyor. Şükrünü eda etmesini biliyorlar, çünkü veren elbette almayı da bilendir. Bu inanç sayesinde hayata sıkı sıkıya bağlılar. Tevekkülü de elden bırakmıyorlar.
Neyse. Biz şimdi fırtınanın olduğu geceye geri dönelim. Damda aylak aylak gezinen kedileri donduran soğuk giderek artarken,  geceleyin bu gariban aile birbirlerine sarılıp ısınmaya çalışarak uykuya daldığında, gazetelerden okuduğumuz, akşam yedi haberlerinde izlediğimiz o bildik senaryo gerçekleşiyor. Sobadan sızan gaz evin en küçük çocuğunu bir yeşil kuşa çevirip cennete doğru gönderirken ailenin diğer fertleri uyanıyor ve deyim yerindeyse Azrail’in elinden kurtuluyorlar. Gidenin arkasından günlerce gözyaşı akıtılıyor. Feryat ü figanları, âh ü zârları ta komşu köyleri aşıp şehre kadar uzanıyor. Gel zaman git zaman bu acı kül bağlıyor. Niye? Ölenle ölünmezmiş çünkü. Zira geride kalanlar için canla başla çalışmak gerekirmiş. Hayat her şeye rağmen tüm hızıyla devam ediyormuş.
Asime Teyze, kendi evine benzer derme çatma kümesinde yetiştirdiği tavuklarından aldığı tazecik yumurtaları sabah namazından sonra şehre doğru yola koyulup, çarşamba ve cuma pazarlarında satar, kazandığı üç beş kuruşu küçümsemeden, beğenmezlik etmeden bir kenara, ya yastık altına yahut genç kızlığından kalma çeyiz bohçasına saklarmış. Besmele çekip yerleştirdiği paraları kalan dört çocuğunu okutmak için harcamış. Okuyup da adam olsunlar, fakirlik çekmesinler, hayatlarını kurtarsınlar diyerek kavli duasını fiiliyata dökmüş. Nihayet duası kabul olmuş Asime Teyze’nin. En büyük oğlu subay, iki numaralı kız çocuğu hemşire, üçüncü velet postanede memur, dördüncüsü de öğretmen çıkmış. Mesleğini eline alan, münferit bir yuva kurmuş ve başka kentlerde bambaşka rüyalara dalmış. Yalnız garip olan bu rüyalarda anne ve babasına hiçbirisinin yer vermemesiymiş.
 Zamanın ince ince işlediği çizgiler belirmiş Asime Teyze ile Mehmet Amcanın yüzünde, ellerinde, kalbinde. Bacaklarına ağrılar girmiş, daha yavaş ve titrek adımlar atıyormuş her ikisi de yeryüzüne. Güneşi daha bir bulanık görüyorlarmış. Çok üşür olmuşlar, öyle ki Temmuz günlerinde bile kat kat giyinirlermiş. İlkbaharlar neşe yerine hüzün taşıyormuş onlara, sapsarı bir kederin yoldaş olduğu. Hâsılı kelam kocamış birer ihtiyar olmanın yanı sıra çocuklarının vefasızlığı ürperten ve korkutan bir gerçek olarak dikilmiş karşılarına. Onca vartalardan koruyup kolladıkları, gözü gibi sakındıkları evlatlarının ihmalkârlıkları yüreklerini dağlayadursun ikisi de göğüs boşluğunu dolduran bir sıkıntının varlığından bahsedip duruyormuş birbirine. Onları kaplayan kasavetin içinde tek ışık birbirlerinin gölgesine sığınmaktan geçiyormuş.
Gün gelip de Asime Teyze yatağa mahkûm bir hasta olduğunda yine uğrayan bir tanecik evlatları yokmuş yanlarına. Vakit korkunç bir heyula misali ilerlerken, Asime Teyze ömür miadını tüketmek üzere olduğunu anlarken, son sözlerini söylemek ihtiyacı hissetmiş tüm helecanıyla. Kulaklarını onu iyi işitebilmek için uzatan Mehmet Amca’ya, haykırışa benzer bir fısıltıyla hazin gerçeği mırıldanmış:
“Allahtan her şeyi istedik Koca Bey, amma hayırlı evlat istemeyi unuttuk!”
Yüzüne oturan kekreleşmiş bir ifadeyle acı acı gülmüş. O gecenin sabahında önce Rabbine sonra kendisini Cennet’in kapısında bekleyen en küçük evladına kavuşmuş. Mehmet Amca avuntusuz çaresizliğiyle dünyada tek başına kalıvermiş. Çocukları onu, rahat edersin, telkinleriyle darülacezeye yerleştirip çarçabuk rahat, cafcaflı hayatlarına geri döndüğünde bir çift gözyaşı akıtmış. Biri kendisi biri eşi için.
Hikâye bilindik... Yeryüzünde tekraratına pek çok yerde rastlaman mümkündür aziz okuyucum. Garip olan bu kadar bilindik bir hikâyenin içinde ansızın başrolü yahut yardımcı oyuncuyu oynarken kendini buluvermektir. Sen sen ol, Kur’an’ın emriyle farz olan, anne babanıza iyilik yapın, emrini terk etme. Terk edersen ne mi olur? Orası başka hikâye. Başka bir zamana anlatmak üzere sakladığımız…
*
Altı Çizili Satırlar:
·         Niçin her canlı mahlûkla bir duvar arkasından konuşmaya çalışıyoruz? Eşyaya bile geçirdiğimiz o sıcaklığı insanoğlundan esirgiyoruz. Hatta asıl olan yaşayan ve duyanla birleşmek değil midir? Ahmet Hamdi Tanpınar (Hikâyeler)
Unutulmaz Film Replikleri:
·         Bu hayatta iki çeşit yolcu vardır. Bir, haritaya bakarak yolculuk edenler. İki, aynaya bakarak yolculuk edenler. Haritaya bakan yolcular hep gider, aynaya bakan yolcular ise eve dönerler. (Bir Tutam Baharat'tan)


 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki 02.Nisan.2011 Saliha Ferşadoğlu

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar