30 Mart 2011 Çarşamba

Konuşan Eller





Kapıdan içeri girdiğim vakit, ilk lâhzada gözüme takılan elleri oluyor. Onca süsü, boncuğu, elvan elvan nakışlarla işlenmiş yüzükleri, kolyeleri, bileklikleri değil de çalışmaktan nasır tutmuş, ahenkle iş yapan elleri fark ediyorum…

Bir şiirden fırlamış gibi, ‘Ben ki kazdım, küredim, ellerimle boşalttım geceyi’ 1 dercesine simsiyah ikisi de. Bir suya kanat verir, bir türküyü çığırır gibi maharetle hareket ediyor, ediyor. Yüzüme yayılan hayretnüma ifadeyi görmüyor raks eden ellerin sahibi. İşine öylesine kaptırmış ki kendini, en mutena eseri ortaya çıkarmak çabasıyla dünyayı dahi unutmuş. Bahar gelmiş, erik ağaçları çiçeğe durmuş; açılmış sarmaşık güller öbek öbek, o, bîhaber. Leylekler geri dönüyormuş geçen bahar yuva yaptıkları mahallere, günler kadifemsi bir döngüye kapılıp uzadıkça uzuyormuş, o, bîgâne. Onun derdi tasası, varı yoğu umudunu beslediği işinde. Benim gözlerim ise ellerinde.

O günden beri ellere daha bir dikkat eder oldum. Şimdilerde bir takıntı halini almış gibi bu algıda seçicilik. Geçenlerde yolum terziye düştüğünde, ilk bakışım selâmladığım terzi Arif Amcanın ellerine ulaştı. Yine aynı manzara; çalışmaktan tazeliğini, albenisini yitiren bambaşka halete bürünmüş eller. Yılların tortusunu taşıyan, azim, keder, güç, çaba, kasavet fışkıran eller.

‘Ellerin’ mahiyetine dair pek çok şey sıralandı zihnimde. Ve bir dile sahip olan ellerin nitelikleri düştü muhayyileme. Bir doktorun ustalıkla muayene eden elleri, bir öğretmenin kıvraklıkla ders anlatan elleri, bir ressamın âlemi tuvale nakşeden elleri… Hem unutmadan, bir kadının elleri de çok şey anlatır. Mona Roza’da ne güzel söyler şair; ‘Ellerin ellerin ve parmakların/ Bir narçiçeğini eziyor gibi/ Ellerinden belli oluyor bir kadın /Denizin dibinde geziyor gibi.’ Ya masumiyet kokan, safderun çocuk elleri! Hele yumuk yumuksa öpe koklaya seversiniz; kendinizi tutamayıp hafiften bir ısırık alırsız, tadı ruhunuza salınır. Sevginin esrikliğiyle kendinizden geçer gaşyolursunuz.
İşte bugünlerde hâsıl olan ‘el’ takıntım, deyimler sözlüğünü karıştırmama dahi vesile oldu. Bu kelimeyle ilgili ne kadar değişik, anlamlı, güzel ve zengin ibareler varmış meğer. Meselâ, el elden üstündür, elinde büyümek, elini vicdanına koymak, ellerim yanıma gelsin (ilginç değil mi, ilk defa duyuyorum, Allah canımı alsın ki doğru söylüyorum, manasında kullanılıyormuş!), eli armut devşirmek, eline sağlık, eli kalem tutmak, elde avuçta kalmamak. Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün.
Sözlüğü bir kenara koyup bu sefer Allah’ın kelâmına bakmak istedim. Esmayı tek tek kulun diline ve kalbine yerleştiren Rabbimin yaş ve kuru ne varsa içinde sakladığı kitabımızda, ‘el’ sözcüğünün geçtiği kim bilir ne çok âyet vardı. Evet, çokluğunu görüp bizzat müşahede ettim, yalnız iki tanesi var ki, beni inceden inceye düşündürdü.
İlki, Hac Sûresi onuncu âyette geçiyor: “(Ona), ‘İşte bu kendi ellerinin önceden işledikleri yüzündendir. Allah kesinlikle kullara zulmedici değildir’ (denir).”
Ayette dikkat çekilen hususu fark ettiniz mi? Ellerimiz ile işlediklerimiz. Sahi, insanoğlunun elini kullanmaksızın yaptığı hiçbir şey yok!
Ve son çarpıcı âyet, hepimizin aşina olduğu, belki namazlarımızda sık sık okuduğumuz Tebbet Sûresinde yer alıyor: ‘Ebû Leheb’in elleri kurusun. Kurudu da.’
1500 yıldır tekrarlanan bu bedduâ niçin eller üzerine odaklanmamızı istiyor? Merak buyuranlar, İslâm tarihinin kaynaklarını karıştırdığında doğru cevabı bulacaktır.



Dipnot:  1. İsmet Özel, Yaşatan.


30.Mart.2011 Yeni Asya Gazetesi Saliha Ferşadoğlu

1 yorum:

bozuk anksiyete dedi ki...

gözleri düşündüğümüz kadar elleri düşünseydik yapıp ettiklerimize daha iyi yön verebilirdik belki.

teşekkür ederiz :)

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...