16 Mart 2011 Çarşamba

Hayat Ayrıntılarda Saklıdır

Geçen akşam neredeyse hiç kullanmadığımız sofra bezini katlarken rahmetli anneannem düştü aklıma. Burnunun ucuna yerleştirdiği gözlükleriyle konuverdi hatıralarımın en nadide sofrasına. Hiç boş bırakmadığı elinde iğnesi, dilinde zikri var. Gökyüzü bakışlı gözlerinde ise tebessümler saklı.
Her ne vakit bize gelse evdeki yırtılmış, eskimiş eşyaları alır, dünyanın en ciddî işini yapıyormuşçasına özenle yamardı. O, bu işe eğilince fark ederdik evde tamire muhtaç ne çok eşya olduğunu. Oturduğu yerden yaptığı onca fiili gördükten sonra anlardık bir boşluğu doldurduğunu. Salt bu kadarla yetinmezdi; patik, lif, havlu kenarı örer, çeyizimize koyması için anneme verir, ardından şevkle bir yenisine daha başlardı. Öte yandan gözü yanından hiç ayırmadığı saatinde. Namaz vaktinin yaklaşmakta olduğunu görür görmez abdestini alır, kutlu çağrıyı beklemeye koyulurdu. Ezan okunur okunmaz, seccadesini serdiği gibi Rabbiyle uzun bir muhabbete dururdu. Hep onu izlerdim; bazı vakitler sessizce uzaktan, bazı vakitlerde yanıbaşına gelip bir kedi gibi sokularak. 
Koca kız olduğum halde, karnım ağrıyor numarası yapar, suratıma acıklı bir ifade kondurur ve beni iyileştirmesini isterdim. Tıpkı küçüklüğümde yaptığı gibi bir eliyle karnımı ovuşturmaya bir eliyle tekerlemeyi söylemeye başlardı.
“Uuuç uç. Dağlara taşlara, ovalara bayırlara, ağalara paşalara göç de git.”
Dakikalarca aynı sözleri tekrarlar, ovuşturmaya devam ederdi sabırla. Ta ki ben bıkasıya kadar… Ruhen iyileşmiş olur, şefkatin ve ilginin sıcacık etkisiyle kendime gelirdim. Bu sefer de sırtımı kaşımasını isterdim. Zevkle, dudaklarında açan bahar gülücükleriyle yerine getirirdi bu isteğimi de. Ah, ne çok nazlanırmışım ve ne çok şey istermişim meğerse. Ve bilmezmişim, o anların paha biçilemez bir kıymet ifade ettiğini. Üzücü olan hep elimizden kayıp gittikten sonra anlamamızdır bu hazin durumu. Sonrasında şaire hak veririz hatıraları yeniden yaşadığımız o lâhzada: “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.”
Artık biliyorum; hatırlanmak için büyük eserler bırakmak, mühim işler yapmak gerekmiyor. Kalpten kalbe giden yol, başkalarına kendimizden bir şeyler verebilmekten geçiyor; bazen bir öpücük, bazen bir mendil, bazen beş dakikalık bir zaman dilimi. Bütün bunlar basit gibi görünse de bizi, öldükten sonra da hatırlanmaya ve yaşamaya değer kılıyor.
Kıssadan hisse: Bir sofra bezi, sonu gelmez kafilelere benzer anılar yolculuğuna çıkarabilirmiş insanı. Bez deyip geçmemek gerekmiş. Hayat, yamalanmış bir bez kadar küçük ayrıntılarda da saklıdır, görebilenler için elbet. 

16.Mart.2011 Yeni Asya Gazetesi Saliha F. 

Hiç yorum yok:

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...