31 Mart 2011 Perşembe

Ismarlama rüya işe yarar mı dersiniz?!


bu sıralar pek çok arkadaşım rüyasında beni gördüğünü söyleyerek telefon açıyor.
bir ara kendimden daha sonra da arkadaşlardan şüphelendim. yahu evliya, derviş makamına mı çıktılar nedir?
evet, son bir aydır sancılı bir sürecin içindeyim.
tez, beni benden alıyor.
bunun yanı sıra bazı kişisel problemler de cabası.
uzun lafın kısası dün arnavutluktan arkadaşım aradı ve bombayı patlattı.
"seni rüyamda gördüm, bir sunum hazırlıyor ve akademik bir ortamda takdim ediyordun. konusunu ise bana bir türlü göstermedin"
hayırdır inş. dedim. sonra ekledim. birkaç gündür risale-i nur gençlik şöleni için makale hazırlamaya çalışıyorum, şimdi ise şu 2 gündür yoğun bir şekilde onunla uğraşıyorum. herhalde rüyanın tabiri bu olmalı:))
*
şu mübarek arkadaşları başka mühim meseleler içinde rüyaya yatırmalı. kim bilir neler görecekler?! ısmarlama rüya işe yarar mı dersiniz?!

30 Mart 2011 Çarşamba

Konuşan Eller





Kapıdan içeri girdiğim vakit, ilk lâhzada gözüme takılan elleri oluyor. Onca süsü, boncuğu, elvan elvan nakışlarla işlenmiş yüzükleri, kolyeleri, bileklikleri değil de çalışmaktan nasır tutmuş, ahenkle iş yapan elleri fark ediyorum…

Bir şiirden fırlamış gibi, ‘Ben ki kazdım, küredim, ellerimle boşalttım geceyi’ 1 dercesine simsiyah ikisi de. Bir suya kanat verir, bir türküyü çığırır gibi maharetle hareket ediyor, ediyor. Yüzüme yayılan hayretnüma ifadeyi görmüyor raks eden ellerin sahibi. İşine öylesine kaptırmış ki kendini, en mutena eseri ortaya çıkarmak çabasıyla dünyayı dahi unutmuş. Bahar gelmiş, erik ağaçları çiçeğe durmuş; açılmış sarmaşık güller öbek öbek, o, bîhaber. Leylekler geri dönüyormuş geçen bahar yuva yaptıkları mahallere, günler kadifemsi bir döngüye kapılıp uzadıkça uzuyormuş, o, bîgâne. Onun derdi tasası, varı yoğu umudunu beslediği işinde. Benim gözlerim ise ellerinde.

O günden beri ellere daha bir dikkat eder oldum. Şimdilerde bir takıntı halini almış gibi bu algıda seçicilik. Geçenlerde yolum terziye düştüğünde, ilk bakışım selâmladığım terzi Arif Amcanın ellerine ulaştı. Yine aynı manzara; çalışmaktan tazeliğini, albenisini yitiren bambaşka halete bürünmüş eller. Yılların tortusunu taşıyan, azim, keder, güç, çaba, kasavet fışkıran eller.

‘Ellerin’ mahiyetine dair pek çok şey sıralandı zihnimde. Ve bir dile sahip olan ellerin nitelikleri düştü muhayyileme. Bir doktorun ustalıkla muayene eden elleri, bir öğretmenin kıvraklıkla ders anlatan elleri, bir ressamın âlemi tuvale nakşeden elleri… Hem unutmadan, bir kadının elleri de çok şey anlatır. Mona Roza’da ne güzel söyler şair; ‘Ellerin ellerin ve parmakların/ Bir narçiçeğini eziyor gibi/ Ellerinden belli oluyor bir kadın /Denizin dibinde geziyor gibi.’ Ya masumiyet kokan, safderun çocuk elleri! Hele yumuk yumuksa öpe koklaya seversiniz; kendinizi tutamayıp hafiften bir ısırık alırsız, tadı ruhunuza salınır. Sevginin esrikliğiyle kendinizden geçer gaşyolursunuz.
İşte bugünlerde hâsıl olan ‘el’ takıntım, deyimler sözlüğünü karıştırmama dahi vesile oldu. Bu kelimeyle ilgili ne kadar değişik, anlamlı, güzel ve zengin ibareler varmış meğer. Meselâ, el elden üstündür, elinde büyümek, elini vicdanına koymak, ellerim yanıma gelsin (ilginç değil mi, ilk defa duyuyorum, Allah canımı alsın ki doğru söylüyorum, manasında kullanılıyormuş!), eli armut devşirmek, eline sağlık, eli kalem tutmak, elde avuçta kalmamak. Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün.
Sözlüğü bir kenara koyup bu sefer Allah’ın kelâmına bakmak istedim. Esmayı tek tek kulun diline ve kalbine yerleştiren Rabbimin yaş ve kuru ne varsa içinde sakladığı kitabımızda, ‘el’ sözcüğünün geçtiği kim bilir ne çok âyet vardı. Evet, çokluğunu görüp bizzat müşahede ettim, yalnız iki tanesi var ki, beni inceden inceye düşündürdü.
İlki, Hac Sûresi onuncu âyette geçiyor: “(Ona), ‘İşte bu kendi ellerinin önceden işledikleri yüzündendir. Allah kesinlikle kullara zulmedici değildir’ (denir).”
Ayette dikkat çekilen hususu fark ettiniz mi? Ellerimiz ile işlediklerimiz. Sahi, insanoğlunun elini kullanmaksızın yaptığı hiçbir şey yok!
Ve son çarpıcı âyet, hepimizin aşina olduğu, belki namazlarımızda sık sık okuduğumuz Tebbet Sûresinde yer alıyor: ‘Ebû Leheb’in elleri kurusun. Kurudu da.’
1500 yıldır tekrarlanan bu bedduâ niçin eller üzerine odaklanmamızı istiyor? Merak buyuranlar, İslâm tarihinin kaynaklarını karıştırdığında doğru cevabı bulacaktır.



Dipnot:  1. İsmet Özel, Yaşatan.


30.Mart.2011 Yeni Asya Gazetesi Saliha Ferşadoğlu

26 Mart 2011 Cumartesi

Ne Var Ne yok?

*tez yazmaktan boynum ağrıyor, bilgisayara mıhlanmış gibiyim günlerdir. teorik kısmı bu ay sonuna kadar bitirmem gerekiyor.
*bahar, bi' selam verip gülümsüyor, bi' sırra kadem basıp kayboluyor. bendenizin ruh hali de bu durumdan nasibini alıyor.
*günlerdir hüzün yüklü bir bulutun altında geziyor gibiyim.
*tuhaf olan bu melankolik hallerimi ne zaman takınsam dram türünün en güzel örneklerini izleyip bol bol gözyaşı akıtıyorum. (hafiften mazoşist eğilimler mi acep, yahut manik depresif haller mi? hangisi?)
*"Once in a summer" imdadıma yetişen bir film oldu. ısrarla yeniden söylüyorum: bu uzakdoğu insanı dramı çok iyi anlatyor, anlatmak ne kelime yaşıyor, üstüne üstelik yaşatıyor! filmin afişleri çok hoşuma gitti, buraya almadan geçemedim.




*çok ama çok uzaklara gidesim var bugünlerde... küçük bir sırt çantasına bir şiir bir de hikaye kitabı atıp, fotoğraf makinemi de alıp sanal aleminin ulaşamadığı yerlere gitmek istiyorum.
*yeni yerler göresim var...hem de çok...
*biri bana bi' iyilik bi' güzellik  yapsa da yüzümü güldürse...(dilime takılan duam şimdilerde bu)
*şu bloguma adam gibi giremiyorum, dns ayarlarını yaptığım halde... nedenini anlamış değilim.
*haftanın müziği "dem ferde"den.

23 Mart 2011 Çarşamba

Uçuruma kurulan salıncak: Yazarlık

Akşamın sümbülî kokusu ağır ağır yayılmaktadır bütün şehre. İnsanlar alelacele işlerinden çıkıp evlerine gidiyorlar. Yavaşça tenhaya duran sokakların ve artık adımlanmaktan canı çıkmış kaldırımların hükümranlığı başlayacak az sonra. Yeryüzü kendi sesini dinlemek üzere insanoğlunun yuvasına çekilmesini bekliyor; sabırla, ciddiyetle.

Sükûnet, şehre hâkim olmak istercesine aheste aheste yürürken caddelerin, sokakların arasında bir adama rast gelir. Kendi ismini kendisi koyan bir adam; Andreas Tangen. Yırtık, yamalı, eski mi eski bir kıyafeti var üstünde. Yalpalayarak yürümesi bir sarhoş olduğu izlenimi verse de sarhoş değildir. Açlıktan böylesine yürümektedir. Kafasındaki yazar olma hayalleri, açlıktan geçirdiği mide krampının acısını azaltsa da dindirememektedir. Yeni bir yazı konusu bulmak için fikir dilemmalarında yüzerken yazacağı makalelerden alacağı paranın kemiyetini hiç düşünmemektedir. Oysa topu topu bir hafta ancak idare edebilecektir aldığı beş on kuruş yazı parasıyla.
Yazımızın başkahramanı Andreas, Norveçli yazar Knut Hamsun’un Açlık romanında hikâyesi anlatılan kişidir. Bir yazarın çırpınış öyküsü de diyebiliriz. Hamsun, kendi hayatını anlatmıştır aslında. Yazar olmak isteyenlerin başına neler geldiğini, hangi cenderelerden geçtiklerini, nasıl bir hayat mücadelesi verdiklerini, yazarlığın ne menem bir şey olduğunu…
Yazar olmak isteyenler, kitabın satır aralarına saklanmış pek çok malûmatı rahatlıkla bulacaklardır. Ve o lâhzada anlayacaklardır ki; yazarlık tuhaf duyguları barındıran, meşakkatli, yorucu ve sabır isteyen bir uğraştır. Kimi vakit salt karın doyurmak karşılığında sürdürülen bir sevdadır bu. Kimi vakit kısmetin ansızın açılmasıyla paranın ve şöhretin sağanak bir yağmur misali yağışıdır. Bu mesleği uçurumun kenarında yer alan bir ağaca kurulmuş salıncağa benzetirim ben. Her sallanışta yükseklere çıkarsınız, gökyüzüne ulaşabileceğinizi hissedersiniz. Muazzam bir güç, enerji kabarır içinizde. Enaniyet bir ilmek atmıştır işte. Lâkin unutmamak gerektir ki o sallanışta her an uçurumdan aşağıya düşmek ihtimali de vardır. Alelâcayip bir haldir nihayetinde.
Hasıl-ı kelâm: Yazar olacağım sevdasına tutulduysan eğer önce bahsi geçen bu kitabı, sonra Jack London’ın Martin Eden isimli eserini okumalı, tahkik etmeli, baş karakterlerle empati kurmalısın azizim. Gerçek hayattan beslenmiş bu romanların sana katacaklarını küçümseme, sadece oku ve kendine bir yol çiz hayalini hakikate çevirmede. Elbet, bu kitapları okumakla bitmez bu iş, sonrasında çokça yazmak, hiç durmadan yazmak, Sait Faik misali, yazmasaydım eğer ölecektim, mertebesine ulaşmak gerekir kanaatimce. Aslına bakarsan ben değil, Kur’ân söylüyor. İnen ilk âyet “okumayı” emrediyor, aynı sûrede “yazmaya” işaret ediliyor. Alâk Sûresi bir bilsen nelerden bahsediyor! 

23.Mart. 2011 Yeni Asya Gazetesi Saliha Ferşadoğlu

16 Mart 2011 Çarşamba

Hayat Ayrıntılarda Saklıdır

Geçen akşam neredeyse hiç kullanmadığımız sofra bezini katlarken rahmetli anneannem düştü aklıma. Burnunun ucuna yerleştirdiği gözlükleriyle konuverdi hatıralarımın en nadide sofrasına. Hiç boş bırakmadığı elinde iğnesi, dilinde zikri var. Gökyüzü bakışlı gözlerinde ise tebessümler saklı.
Her ne vakit bize gelse evdeki yırtılmış, eskimiş eşyaları alır, dünyanın en ciddî işini yapıyormuşçasına özenle yamardı. O, bu işe eğilince fark ederdik evde tamire muhtaç ne çok eşya olduğunu. Oturduğu yerden yaptığı onca fiili gördükten sonra anlardık bir boşluğu doldurduğunu. Salt bu kadarla yetinmezdi; patik, lif, havlu kenarı örer, çeyizimize koyması için anneme verir, ardından şevkle bir yenisine daha başlardı. Öte yandan gözü yanından hiç ayırmadığı saatinde. Namaz vaktinin yaklaşmakta olduğunu görür görmez abdestini alır, kutlu çağrıyı beklemeye koyulurdu. Ezan okunur okunmaz, seccadesini serdiği gibi Rabbiyle uzun bir muhabbete dururdu. Hep onu izlerdim; bazı vakitler sessizce uzaktan, bazı vakitlerde yanıbaşına gelip bir kedi gibi sokularak. 
Koca kız olduğum halde, karnım ağrıyor numarası yapar, suratıma acıklı bir ifade kondurur ve beni iyileştirmesini isterdim. Tıpkı küçüklüğümde yaptığı gibi bir eliyle karnımı ovuşturmaya bir eliyle tekerlemeyi söylemeye başlardı.
“Uuuç uç. Dağlara taşlara, ovalara bayırlara, ağalara paşalara göç de git.”
Dakikalarca aynı sözleri tekrarlar, ovuşturmaya devam ederdi sabırla. Ta ki ben bıkasıya kadar… Ruhen iyileşmiş olur, şefkatin ve ilginin sıcacık etkisiyle kendime gelirdim. Bu sefer de sırtımı kaşımasını isterdim. Zevkle, dudaklarında açan bahar gülücükleriyle yerine getirirdi bu isteğimi de. Ah, ne çok nazlanırmışım ve ne çok şey istermişim meğerse. Ve bilmezmişim, o anların paha biçilemez bir kıymet ifade ettiğini. Üzücü olan hep elimizden kayıp gittikten sonra anlamamızdır bu hazin durumu. Sonrasında şaire hak veririz hatıraları yeniden yaşadığımız o lâhzada: “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.”
Artık biliyorum; hatırlanmak için büyük eserler bırakmak, mühim işler yapmak gerekmiyor. Kalpten kalbe giden yol, başkalarına kendimizden bir şeyler verebilmekten geçiyor; bazen bir öpücük, bazen bir mendil, bazen beş dakikalık bir zaman dilimi. Bütün bunlar basit gibi görünse de bizi, öldükten sonra da hatırlanmaya ve yaşamaya değer kılıyor.
Kıssadan hisse: Bir sofra bezi, sonu gelmez kafilelere benzer anılar yolculuğuna çıkarabilirmiş insanı. Bez deyip geçmemek gerekmiş. Hayat, yamalanmış bir bez kadar küçük ayrıntılarda da saklıdır, görebilenler için elbet. 

16.Mart.2011 Yeni Asya Gazetesi Saliha F. 

9 Mart 2011 Çarşamba

Annesinin Kızı


“Hayat zordur”, dedi annesi kızına. Kız anlamaz gözlerle bakıyordu. “Unutma, gerçek başarı hep ayakta kalmak değil, düştükten sonra da ayağa kalkıp yoluna devam edebilmektir. Böyle demiş bir ecnebi yazar.” Kız, ecnebi ne demek, diye düşünüyordu. 
Annesi bir yandan soğanları doğruyor, tencereye katıp salçayla kavuruyor öte yandan bulaşıkları makineye diziyordu.
Kız sür'atle hareket eden annesini bir filmi izler gibi izliyordu.
***
Anneleriyle mutfakta ömür geçiren kızların bir romanı yazılmalı bence. Kim bilir ne ilginç, öğretici ve derunî mânâlarla dolu hayat dersleri çıkacaktır ortaya. Meselâ ben şimdilerde dönüp baktığımda geriye, annem ile yaşadığımız mutfak hatıraları geliyor zihnime. Pilavı onun öğrettiği gibi yaparken, pirinçleri bol yağda kavuruşu —çünkü babam öyle sever—tuzu ekleyip kaynar suyu döküşü canlanıyor hayalimde. Aynısını yapmaya çalışırken sohbetimizin konusu da hatırıma geliveriyor pirinçlerle. Yeniden yaşıyorum o ânı. Sonsuzluk kazanıyor böylece. 
Sohbetlerimizin her daim edalı ve bediî olduğunu söyleyemem elbet. İçimden karşı çıkarım annemin bazı düşüncelerine, kimi vakit dayanamayıp seslice dile getiririm itirazımı. O lâhzada başlayıverir bir anne-kız çekişmesi. Hiç son bulmayacak bir atışma halidir; illâki siz de yaşamışsınızdır. Belki anne olmuşsunuzdur, ancak hâlâ annenizle dünkü ergen kız gibi münakaşa edebiliyorsunuzdur. Tuhaf bir tınısı vardır bu ilişkinin, darılmaca küsmece olsa da kırgınlığın çabucak sona ermesi şefkatin ve bağlılığın en lâtif göstergesidir.
Hele dinlemesi insana müthiş keyif veren, çoğu zamanda hüzünlendiren hikâyeleri varsa annenizin, mekân mutfakmış fark etmez. Kehkeşanlara kaçarsınız beraber, zaman aheste aheste geriye akar, annenizin çocukluğuna, genç kızlığına hatta kendi doğum ânınıza misafir olursunuz. Uzaklardan hafiften hafife gelir kızarmış soğan kokusu... O, hayatının muhasebesini yaparken sizin payınıza da ders çıkarmak düşer. Doğrusu anneler iyi bir hikâye anlatıcısıdır; güçlerini, yaşadıkları zorlu, meşakkatli hayattan alan. Aynı zamanda iyi bir hikâye kâriidirler. Kendilerinden kopmaz bir parça olarak nitelendirdikleri, bununla beraber bağımsız bir kimliğe sahip olan kızlarını en iyi okuyanlardır onlar.
Kızlar gün gelip anne olduğunda anlar, anneliğin ne demek olduğunu. Sonra bir mutfak sohbetleri daha başlar, yemek kokularının insanı mahmur ettiği. Bu hikâye hep böyle devam eder durur…

9.Mart.2011 Yeni Asya Gazetesi Saliha F.

6 Mart 2011 Pazar

Sisli Bir Pazar Günü

sisli bir pazar günü...
havada kurum kokusu. sulu kar atıştırıyor inceden inceye. kış şimdi mi geldin? aç beyaz duvağını, yüzüme bak. söyle neden bu kadar soğuk ellerin?

sisli bir pazar günü...
sabahın erken saatlerinde kalktım oturdum tez yazdım. hocanın, bitiremezsin bu tezi, sesi kulaklarımdayken...inadına tuşlara bastım. yazdım da yazdım.
sisli bir pazar günü...
hatıralara sığınılamayacak kadar soğuk. geleceğe umutla bakacak kadar sıcak. içim kıpır kıpır. nedenini bilmiyorum.
sisli bir pazar günü...
öğle saatlerinde arıyor kardeşim. tüyap kitap fuarından bir selam getiriyor bana. Fatma Barbarosoğlu'ndan. kıkırdıyorum neşeyle. seni sordu hemen diyor. mutlu oluyorum.
sisli bir pazar günü...
hayat anbean yaşamaya değermiş, yeni anlıyorum. illa ki güneşin açmasına gerek yok, illaki sıkıntılara gark olmaya lüzum yok. illaki ışığa gerek yok. karanlıkta da sen ışık olmayı becereceksin!
sisli bir pazar günü..

4 Mart 2011 Cuma

İtinayla tez yazılır...

itinayla tez yazılır demek isterdim ancak bu işi yapmak hariç her fiili yapıyorum. çamaşır asıyor, yemek pişiriyor, kitap okuyor, röportaj düzenliyor, film izliyorum. ha bir de müzik dinliyorum. bu aralar iyice alıştım, müziksiz bir şey yapamaz oldum... hemen bir kaç tane paylaşım. her telden var yine...






3 Mart 2011 Perşembe

Hedefini Şaşırmış Ruhlar

Şimdilerde başımı nereye çevirsem mutsuz yüzler, karışık zihinler, bozguna uğramış ruhlar görüyorum. Hele hayatının en coşkulu, heyecanlı ve sürur dolu yıllarını yaşaması gereken gençler! Bir yenilgiyi kutluyor gibiler. Öyle yorgun, biteviye isteksiz ve yoğun keder yumağına düğümlenmiş kocaman bir ilmeğin ta kendisiler.

Sırf ‘kazanmak’ fiilini gerçekleştirip etrafa çalım atabilmek için üniversiteye giden bu hedefsiz topluluk zaman geçtikçe görüyor ki olmak istedikleri yerde, mesleğini yapmayı arzuladıkları bölümde değiller. Kendi düşlerini yaşayamıyorlar! Öylesine yerleştikleri bölümlerde mutlu ve huzurlu olamadıkları için fikir dilemmalarına saplanıp kalıyorlar. Sonunda geriye tek bir çare kalıyor; yeniden YGS’ye hazırlanmak. Çevremde o kadar çok örnek var ki… Arkadaşımın biri matematik bölümü ikinci sınıf öğrencisi olmasına rağmen sınava girip tıp veyahut diş hekimliği okumayı düşünüyor. Bir başkası Türkçe öğretmenliği son sınıf öğrencisi olduğu halde turizm okumak için KPSS’ye çalışmaktan vazgeçiyor. İlahiyat mezunu bir arkadaşım anaokulu öğretmenliği yapıyor.
Herkes bir yerlerde… Ancak kimse doğru yerde değil. Hiçbiri enerjisini, emeğini, gayretini uzmanlaşıp yıllarını verdiği alanda kullanmıyor; daha doğrusu kullanamıyor. Ortaya çıkan hazin tablo ‘beyin israf’ının geniş boyutlara ulaştığı sinyalini veriyor. Veriyor da duyan yok!
Bugünün yanlışına yıllar evvel biz gebe kalıyoruz aslında. Çocuklarımızı, kardeşlerimizi ısrarla sayısal alanlara yahut popüler, para kazandıran mesleklere yönlendiriyoruz. Eğer sayısalcıysan zekisindir, eşit ağırlık okuyorsan idare edersin, sözelciysen safsındır anlayışının hâkim olduğu zihniyetle sürekli psiko-sosyal baskılara maruz bırakıyoruz onları. Yüreği gittikçe açılan derin bir yara iziyle nedbeleşiyormuş kime ne, hayalleri varmış bize ne, diyerek omuz silkiyor ha bire kendi isteklerimizi dayatıyoruz. Karşı çıktıklarında, asilik sıfatını yakıştırıp terbiyesiz olmakla suçluyoruz.
Oysa bir işten verim alabilmenin en önemli sırrı, yaptığın işi sevebilmektir. Biz sevmediğimiz işlerde çalışıyor, birkaç kuruş için o işe katlanıyor, tahammül sınırlarımızı zorluyor; kendimizi, gençlerimizi boğazlıyor, nefes almanın mümkün olmadığı kesif, karanlık, korkunç bir dünyaya hapsediyoruz. Sonra dönüp sergerdan nefsimize, niye böyle oldu, diye soruyoruz.
Asumana kaçıp giden uçan balonlar misali çocuklarımızın hayallerine görünmez oluncaya dek müstehzi tebessümün eşlik ettiği bir sevinçle el sallıyoruz. Oysa asıl el salladığımız kendimiz ve yavrumuzun geleceğiyken nasıl da gaflet uykusuna yatmaya devam ediyoruz!
Tefekkürî mânâda düşününce anlıyoruz, gençlerin ve ruhu her daim genç olanların tek istediği sadece biraz özgürlük. Allah, zübde-i âlem olan mahlûkatına, türlü nimetlerle donattığı kuluna ‘irade’ hakkı verirken, biz hangi hakla bizlere emanet edilmiş çocuklarımızı şahsî kanaat ve arzularımızla sıkboğaz ediyoruz?
Çok yakında, bu ayın sonunda yapılacak olan YGS’de bırakın onlar kendi hayallerinin peşinden koşsunlar, kendi amaçları doğrultusunda ter döksünler. Ve hayat neymiş kendileri tanıyıp keşfetsinler.

02.03.2011 Yeni Asya Gazetesi Saliha F.

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar