27 Şubat 2011 Pazar

Bir İntiharın Anlatmak İstedikleri


Bugün kısa, ama derin bir yolculuğa çıkacağız sizinle. Altmış dokuz yıl öncesine uzanacağız bütün varlığımızla. Ananas, papaya, mango yanında kahve kokularının insanı sarhoş ettiği tropik bir ülkeye misafiriz; Brezilya’ya.
Eşiğinden içeri attığımız adımlarımız bizi Stefan Zweig’e götürüyor. Hani şu Avusturyalı romancı, gazeteci ve oyun yazarı. Kitapları dilden dile çevrilmiş, edebiyata ‘öykü içinde öykü, öykü içinde öykü’ anlatım versiyonunu kazandıran başarılı edebiyatçı. Odasına sessizce girdiğimizi duymadı. Arkası bize dönük; masasının başında bir şeyler yazıyor. Omuzları çökmüş; umutsuzluk, karamsarlık içinde. Meyus bir ruh haline bürünmüş. Kalemini tutuşundan belli. Ha bire yazıyor, hakikati bulmak, karanlık dünyasından kurtulmak, ışığa ulaşmak için. 
Edebiyat alanında o kadar üretken bir yazardır ki sadece roman, şiir, oyun, deneme yazmakla kalmaz, Dickens, Dostoyevski, Erasmus, Stendhal, Balzac gibi meşhur isimlerin hayatını ortaya koyan biyografik eserler de kaleme alır. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca olmak üzere beş dil bilir. Lâkin bilmediği üç soru vardır zihnini 60 yıldır meşgul eden. Bir türlü bunların cevabını veremez, kendi içine battıkça batar. Karısını da bu tuhaf döngüsüne doğru hızla götürür.
‘Ben kimim?’, ‘Nereden geldim?’ ‘Nereye gidiyorum?’, sorularının tatmin etmeyen cevapları, dünyanın karmaşık düzeni, yenilenler, ezilenler, zahirdeki adaletsizlikler, gözünü hırs bürümüş zenginler, açlıktan inleyen fakirler, siyasî madrabazlıklar, Avrupa’nın kendi kendini yok etme serüveni… Kısacası iman fenerinin olmamasından kaynaklanan kalp/göz bozukluklarının rikkatine dokunması. 
Bütün bu dehşetengiz hal içinde ruhu adeta siyah bir kefenle setredilmiş gibidir. Daha fazla dayanamaz bu ürkünç tabloyu izlemeye Stefan Zweig ve karısı Lotte. Tam da başımızı çevirdiğimiz anda gerçekleşir olay. Bir anda olup biter. Ezici, sıkıntılı, boğucu bir hayata katlanamayarak bir sabah, yani altmış dokuz yıl önce bu sabah, Şubat’ın 23’ünde intihar ederler birlikte. 
Geriye kalan yüzlerce sayfalık eserdir. Bence eserden öte kalan bize hal diliyle anlattıklarıdır. Su-i fehmine takılıp kalan, sekizinci sözdeki sol yolun yolcusuna benzemiyorlar mı sizce de? Yaşadıkları elem içinde elem, zulmet içinde zulmet, azap içinde azap değil de nedir?  
Her intihar öyküsü kendine has izler taşımakla beraber biliriz ki, mükemmeliyetçi, egosu yüksek, kendini sıkça eleştiren, çaresizlik girdabında sürüklenen kimseler bu eylemi gerçekleştirmektedir. Ve yine biliriz ki, psikologların da ısrarla vurguladığı üzere intiharın en belirgin, en sarih özelliği ümitsizliktir.
Kur’ân her hal üzere ‘Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin’ 1 emriyle bizlere yol gösterirken, bir kez daha bizi bizden iyi bilen, tanıyan Rabbimizin merhameti ve şefkati bizi de uyandırmalı melankolik uykulardan!
Dipnot:
1. Yusuf Sûresi, 87.

23. 02. 2011 Yeni Asya Gazetesi Saliha F.

Hiç yorum yok:

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...