1 Şubat 2011 Salı

Aydınlık Dünyanın Karanlık Yolcuları

Caddeler, sokaklar en önemlisi de insanlar korkutuyor artık beni. Evden dışarıya adımımı attığım an bambaşka bir dünyanın içinde buluyorum kendimi. Hiç bilmediğim, hengâmesine dâhil olmaktan kaçındığım, tanık olmaktan ölesiye ürperdiğim bir âlem. Mahreki çirkefliklerle, şaibelerle kuşatılmış. Yeryüzü müthiş bir zulümat ile kaplanmış. Vartalarla dolu kaldırım taşları. Yüreklerde yanan kırmızı ışıklar artık çalışmaz olmuş, vicdan can çekişiyor, hayâ uzaktan el sallıyor. Değer kavramı çoktan anlamını kaybetmiş. Ruhî travma artçı sarsıntılarla devam ediyor. Ahlakî çöküntü durmuyor, durdurulamıyor. Öyle günleri yaşıyoruz ki, imansızlık, ahlâksızlık, merhametsizlik, serkeşlik bir moda anlayışı, hayat tarzı olmuş.
Sımsıkı kapattığım gözlerimi yavaşça araladığımda karşılaşıyorum onunla. Otobüste karşı karşıya oturuyoruz. On üç on dört yaşlarında olmalı. Elinden hiç düşürmediği cep telefonu ve tuhaf konuşmalarıyla dikkatimi çekiyor ânında. Bir erkek arkadaşının varlığından söz ediyor hattın diğer ucundakine. İki yıllık bir sevgiymiş. Emek vermiş. Çok seviyormuş. Âşıkmış(!) Eve gitmeden evvel durakta buluşacak, sonra da annesine geç kaldığı için trafik vardı yalanını söyleyecekmiş. 
Güldüm durdum kız çocuğuna, trajikomikti hali tavrı. Hareketleri, dizi oyuncularını aratmayan taklitçiliği rolüne mükemmel çalıştığını gösteriyordu.  
Kendi çocukluğumun safderun yıllarını düşündüm. Ne kadar da gerilerde kalmıştı, hayret ettim. Zaman mı başkalaşıyordu, bizler mi, çocuklarımız mı? 
Bir tufan kopuyordu; sergerdan nefsimle müşahede ediyorduk. Kayıtsız kalmıyor olmamıza rağmen hiçbir şey gelmiyordu elimizden. Şahit olmak dışında.
Dünya üstüme üstüme geliyordu sanki. Vitrinlerin cafcaflı ışıkları, televizyonların baş çıkartan dizileri/filmleri, reklâmların beyni alt üst eden işlevi, müziklerin uyuşturan notaları, internetin dudak uçuklatan cazibesi bütün görsel, işitsel, duygusal yönlerimizi harap ediyor; tamiri mümkün olmayan bir yara açıyordu ruhumuzda.
Otobüsten inip eve gidiyorum koşa koşa. Merdivenleri bir çırpıda çıkıyor, çantamı bir kenara fırlatıp, soğuk suyla yüzümü yıkıyorum defalarca. Damlacıkların konuk olduğu aynaya bakarken soruyorum kendime:
‘Söyle bakalım, gözlerin acıyor mu?’
Son kez Pamuk Prenses’e cevap veren ayna, kocaman dilini göstererek beni cevaplıyor:
“Göz korkunç bir şahit değil mi? Yahut korkunç ayna... Her şeyi ifşa ediyorlar. Hele hislerimizi gizlemek isteyince bakışlarımız nasıl değişir? Kaskatı olurlar. Ve biz gizledik sanırız.” 1
Konuşan ayna, rollerini karıştırmış insanlar ve nereye gittiğini bilmediğim bir dünya.
Keşke her şey sadece bir rüyadan ibaret olsa, keşke!
Dipnot:
1. Ahmet Hamdi Tanpınar, Hikâyeler.

2 yorum:

tuğçe dedi ki...

her kelime, cümle ve hissiyatınızı onaylayarak okumuş olsam da şimdiye kadar bu kadar derin bakmamıştım benim de yavaş yavaş duyarsızlaşmaya va hatta alışmaya başladığım bu vahim duruma..Allah razı olsun...hem temiz kalanlardan hem de aydınlanmaya vesile olanlardan olma duasıyla..

KuMbaRaMdaKi KeLiMeLeR dedi ki...

sokağa çıktığımzda böylesi onlarca sahneyle ne yazık ki karşılaşabiliyoruz tuğçeciğim... :(( ilgine teşekkürler, selametle...

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Blog Arşiv

Etiketler

Pages

Buscar