27 Şubat 2011 Pazar

Come Back To Your Home Saliha Sultan


Çarşamba günü saat on iki kırk sularında evden çıktığımda yağmur atıştırıyordu Yalova’da. Kapüşonumu kafama geçirip tevekkülî adımlarla ilerledim. Seyahat acentesinin bürosundan içeri girip 13.00 arabasına bilet istedim.
-Sefer kaldırıldı hanımefendi.
-Hay Allah.
-İzmit üzerinden gidebilirsiniz.
-O halde ilk İzmit otobüsüne bir indirimli bilet istiyorum.
Biletimi alıp pencere kenarındaki yerime yerleştiğimde yeni bir yolculuğa çıkmanın o tatlı, sürur ve heyecan dolu dalgası hızla yayıldı tüm vücuduma. Keyfim yerindeydi.
*
İzmit aktarması üzerinden vardığım Sakarya, her zamanki gibi beni yağmurlarla karşılıyordu. Fakülteye geldiğimde önce asistanın yanına uğradım. Tezim için bana yardımcı oldu, kitaplar önerdi. Belli bir noktaya kadar yazdığım teorik çalışmamın sorunlu yerleri üzerine konuştuk.  Daha sonra beraber hocanın yanına gittik.
Hocanın yüzü gülüyordu beni karşıladığında. Anket sorularımı ve teorik çerçevemi sundum. İncelemeye başladı. Hayli uzun bir müddet süren inceleme sonrası yüzüme baktı ve şöyle dedi.
-Sen bu tezi bitiremezsin.
Allahım! Başımdan aşağıya kaynar sular dökülüyordu. Sanki yüzüme başarısızlığımı haykırıyordu kulaklarımı sağır edercesine. Reflekslerim benden önce harekete geçti ve tüm bunları düşünedururken cevap verdim.
-Bitiririm hocam.
-Bitiremezsin.
-Bitiririm inşallah.
-Bitiremezsin.
-Hocam, ne çalışıyorum, ne başka bir işle meşgulüm, oturup bitireceğim inşallah.
E tabi dercesine yüzüme baktı. Ağzında bir şeyler geveledi. Gözlerim dolmuştu ona bakarken. Ha ağladım ha ağlayacağım. İçimden küfürler ediyorum, isyanlar. Kendimi zor tuttum ve iyi çalışmalar dileyerek odasından çıktım.
Akşam ezanını kılmak üzere fakültenin mescidine giderken yağmur bana yine eşlik ediyordu, tek bir fark vardı, gözyaşlarım.
*
Akşamleyin geçen yıl beraber kaldığım arkadaşların evine gidince keyfim yerine geldi. Her biri beni gördükçe çığlık atıyor, mutlu olduğunu dile getiriyordu. Öğrenci evlerinin eğlenceli, rahat, kendine has hallerini ve arkadaşlarımı özlediğimi fark ettim. Onları tanıdığım için mutluydum.
*
Ertesi gün sosyal bilimler enstitüsüne uğrayıp resmi işlemlerimi hallettikten sonra Mithatpaşa durağından trene bindim. Masalı koltuklardan birini seçip kitaplarımı yaydım. Arada bir başımı kaldırıyor, pencereden öteyi izliyordum. Yol boyunca uzayıp giden kuru ağaçlar, durgun mavi deniz ve soğuk yemiş evler bana el sallıyor, hayırlı yolculuklar diliyordu.
Haydarpaşa’da iner inmez doğru İsam’a gittim. Tez için kaynak bulmalıydım. Marmara ilahiyat durağında inip, Rum mezarlığının yanından geçerek kütüphaneye giden yola saptım. Mezarlığın kenarı bu soğuk Şubat gününe rağmen yeni açmış papatyalarla doluydu. Bak Saliha, soğuk yiyorlar, rüzgâr altında eziliyorlar ama hala ayaktalar, dedim. İnsanın bir papatyadan öğreneceği çok şey vardı.
Kütüphaneden içeri girdiğimde üniversiteden bir arkadaşa rastladım. Araştırmamı bitirdikten sonra beraber çay ocağına indik. Birden parmağındaki yüzüğü fark ettim. Heyecanla bağırdım:
-Bu da ne? Bir anlamı var mı?
Tatlı tatlı, hafif de yüzü kızararak kafasını olumlu manada salladı. Hemen ayrıntıları öğrenmek istedim. İdealist arkadaşım kendisine göre idealist birini bulmuştu; falanca üniversitede asistanlık yapıyordu sözlüsü, yakında doktora yapmak üzere yurt dışına gideceklerdi. Tebrik ettim, maşallah dilerken, gıptayla ona bakıyordum.
*
Akşam ezanının okunmasına az bir vakit kala arkadaşımdan müsaade isteyerek metrobüs durağına gittim. Zira yolum uzundu. 45 dakikalık metrobüs yolculuğu ve on dakikalık eve varış mesafesi. Büyük şehirde yaşayınca zaman ne hikmetse o kadar olağan gözükmüyordu, ancak küçük şehirde, mesela Yalovadan kalkıp İstanbul’a gitmesi 45 dakika sürünce, bayağı fark ediyordu.
Bu göreceli uzun yolculuğum bittiğinde bu kez de geçen dönem 3 ay boyunca beraber kaldığım arkadaşlarımın yanına gittim. Sanki hiç ayrılmamış gibiydik. Hep beraber oturduk, çay içtik, evlilik muhabbetleri yaptık, film izledik.
*
Cuma günü bir doğum günü partisine davetliydim. Almanya’da yaşayan dostum Hilal için eşi bir sürpriz hazırlamış, onu Venedik’e götüreceğini söylemiş. Fakat aldığı bilet rotayı İstanbul olarak gösterince arkadaş havaalanında bir şok geçirmiş ve ağlamaya başlamış. İkinci şoku, Galata Köprüsünün altında bir kafeye doluşmuş ailesini ve biz arkadaşlarını görünce yaşadı. Sevinç gözyaşlarını tutamadı. Bana sarıldığında ağlayacaktım. Çok şükür yıllar, yollar ayırmıyordu bizi, tevafuklar, fırsatlar bir araya getiriyordu. Rabbime şükrettim.
Doğum gününden çıkıp tramvaya yürürken ışıklandırılmış Yeni Cami muzipçe göz kırptı bana. Aman Allahım ne kadar da güzeldi! Gece, şehir bambaşkaydı. Kışkırtıcıydı. Gizemliydi. Ürperticiydi. Romantikti. Adı üstünde. Masaldı bu. Adı İstanbul’du. 
Tramvayda adı ‘Yağmur’ olan küçük bir kız çocuğunun yanağını okşadım. Bıraktığımda bu sefer o benim yanaklarımı okşamaya başladı. 2 durak boyunca körpecik ellerini ayırmadı yüzümden. Mutluluk bu olsa gerek dedim. Peki ya anneliğin verdiği mutluluk nasıl bir şeydi?
*
Cumartesi sıla-i rahim günü. Aynı apartmanda yaşayan teyzem, amcam ve dedemlere sırasıyla ziyaretler gerçekleştirdim. Her şey çok güzeldi, herkes bir aradaydı, yalnız anneannem yoktu. Eski günlerde olsaydık, anneannem olsaydı ve biz yanına gelebilseydik keşke, dedim. Küçük bir dilekti istediğim ama bu dünyada imkânsızdı, ben de öbür dünyaya sakladım.
*
Pazar günü buz kesen soğuk artık huzursuz ediyordu beni. Come back to your home Saliha Sultan, diye söylendim durdum kendime. Vakit daralıyor ve ben hala yollarda bir mecnun misali geziniyordum.
Geldiğim yollardan gerisin geriye döndüm. Evdeydim. Kitaplarım, notlarım, fofokopilerim, word dosyası açık kalmış bilgisayarım beni bekliyordu.
Ve yazmaya başladım:
“Çarşamba günü saat on iki kırk sularında evden çıktığımda yağmur atıştırıyordu Yalova’da.”

Bir İntiharın Anlatmak İstedikleri


Bugün kısa, ama derin bir yolculuğa çıkacağız sizinle. Altmış dokuz yıl öncesine uzanacağız bütün varlığımızla. Ananas, papaya, mango yanında kahve kokularının insanı sarhoş ettiği tropik bir ülkeye misafiriz; Brezilya’ya.
Eşiğinden içeri attığımız adımlarımız bizi Stefan Zweig’e götürüyor. Hani şu Avusturyalı romancı, gazeteci ve oyun yazarı. Kitapları dilden dile çevrilmiş, edebiyata ‘öykü içinde öykü, öykü içinde öykü’ anlatım versiyonunu kazandıran başarılı edebiyatçı. Odasına sessizce girdiğimizi duymadı. Arkası bize dönük; masasının başında bir şeyler yazıyor. Omuzları çökmüş; umutsuzluk, karamsarlık içinde. Meyus bir ruh haline bürünmüş. Kalemini tutuşundan belli. Ha bire yazıyor, hakikati bulmak, karanlık dünyasından kurtulmak, ışığa ulaşmak için. 
Edebiyat alanında o kadar üretken bir yazardır ki sadece roman, şiir, oyun, deneme yazmakla kalmaz, Dickens, Dostoyevski, Erasmus, Stendhal, Balzac gibi meşhur isimlerin hayatını ortaya koyan biyografik eserler de kaleme alır. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca olmak üzere beş dil bilir. Lâkin bilmediği üç soru vardır zihnini 60 yıldır meşgul eden. Bir türlü bunların cevabını veremez, kendi içine battıkça batar. Karısını da bu tuhaf döngüsüne doğru hızla götürür.
‘Ben kimim?’, ‘Nereden geldim?’ ‘Nereye gidiyorum?’, sorularının tatmin etmeyen cevapları, dünyanın karmaşık düzeni, yenilenler, ezilenler, zahirdeki adaletsizlikler, gözünü hırs bürümüş zenginler, açlıktan inleyen fakirler, siyasî madrabazlıklar, Avrupa’nın kendi kendini yok etme serüveni… Kısacası iman fenerinin olmamasından kaynaklanan kalp/göz bozukluklarının rikkatine dokunması. 
Bütün bu dehşetengiz hal içinde ruhu adeta siyah bir kefenle setredilmiş gibidir. Daha fazla dayanamaz bu ürkünç tabloyu izlemeye Stefan Zweig ve karısı Lotte. Tam da başımızı çevirdiğimiz anda gerçekleşir olay. Bir anda olup biter. Ezici, sıkıntılı, boğucu bir hayata katlanamayarak bir sabah, yani altmış dokuz yıl önce bu sabah, Şubat’ın 23’ünde intihar ederler birlikte. 
Geriye kalan yüzlerce sayfalık eserdir. Bence eserden öte kalan bize hal diliyle anlattıklarıdır. Su-i fehmine takılıp kalan, sekizinci sözdeki sol yolun yolcusuna benzemiyorlar mı sizce de? Yaşadıkları elem içinde elem, zulmet içinde zulmet, azap içinde azap değil de nedir?  
Her intihar öyküsü kendine has izler taşımakla beraber biliriz ki, mükemmeliyetçi, egosu yüksek, kendini sıkça eleştiren, çaresizlik girdabında sürüklenen kimseler bu eylemi gerçekleştirmektedir. Ve yine biliriz ki, psikologların da ısrarla vurguladığı üzere intiharın en belirgin, en sarih özelliği ümitsizliktir.
Kur’ân her hal üzere ‘Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin’ 1 emriyle bizlere yol gösterirken, bir kez daha bizi bizden iyi bilen, tanıyan Rabbimizin merhameti ve şefkati bizi de uyandırmalı melankolik uykulardan!
Dipnot:
1. Yusuf Sûresi, 87.

23. 02. 2011 Yeni Asya Gazetesi Saliha F.

17 Şubat 2011 Perşembe

Öğrendiklerim

*
geçen gece bir arkadaşımla derin bir sohbete daldığımızda (bu konuşmayı gazete yazısı için daha sonra aktaracağım inşallah) ondan olaylara yeni, objektif bakış açıları öğrendim. yakın zamanda başımdan geçen bir olayı anlattığımda o kadar  farklı bir açıdan yorumladı ki, olayla ilgili şu ana kadar yaptıklarımın aslında ne kadar yanlış olduğunu fark ettim.
işin kötü yanı, her şey için çok geçti...!
aradan geçen onca zamandan sonra ne bir adım atmaya cesaretim var ne de zamanı geri getirmeye...
ne anlatmaya fırsatım var ne de dinlemeye...
hasılı kelam, bundan sonra insanları kolay kolay silmemeye özen gösterme gayretinde olacağım, diyerek avutuyorum kendimi.


*
neyse...
Utada Hikaru'nun bu şarkısını çok seviyorum. hele şarkının girişi, I'm prisoner of love, kısmı beni benden alıyor. blogumda da paylaşmadan olmazdı...






16 Şubat 2011 Çarşamba

Hastalık Notları


Bütün şehrin sessizliğe büründüğü vakit; gece. Menevişli gökyüzündeki yıldızlar salkım salkım uzanıyor yeryüzüne. Dokunsam, her biri düşüverecek sanki ellerime. Bir uçak geçiyor karanlığı bölerek… Kim bilir, nereye gidiyor? Kim bilir içinde kimleri ve hikâyelerini taşıyor?
Evde bir âsûdelik hali var. Herkes uykuda; annem, babam, kardeşlerim. Bilgisayarın başına geçmiş, bu haftaki yazımda hangi konuyu işlemem gerektiğine karar vermeye çalışıyorum. 
Haftayı, kendisini görmekten dahi aciz olduğum bir küçük mikroba yenik düşerek geçirdiğim için, dış dünyada neler olup bittiğinden haberim olmadı. Kendi iç âlemimde derin ve tuhaf bir yolculuğa çıktım.
*
İnsan hasta olmayagörsün hayat ığıl ığıl akan bir nehre dönüşüyor. Her şey mânâsızlaşıyor bir lâhzada. Yemek yeme arzusu, iştah dediğimiz o büyük nimet ortadan kalktı mı hiçbir şey kalmıyor geriye. Lügatimizdeki huzur, tat, rahatlık, sükûnet, mefkûre gibi beher kavramların anlamı da buharlaşıp gidiyor.
Zaten hastasınız, elinizi kolunuzu oynatacak haliniz yok. Kâh başınız zonkluyor, kâh mideniz bulanıyor, sanki dünya üstünüze üstünüze geliyor. Sağlıklı sıhhatli olduğunuz günler uzaklardan el sallıyor göz kırpıp müstehzi bakışlarını yollarken.
*
Bu haletteyken insan dört şeyin farkına varıyor. (Sayıyı arttırmak mümkün.) Birincisi hakikaten kendimize dahi hâkim olamayışımız. Çıplak gözle göremediğimiz bir düşmana karşı savunmasız kalışımız ve ilk çarpışmada yenik düşüşümüz. İkincisi hastalıkla gelen acıyı, ıstırabı, kederi hisseden bedenin zevali, firakı tatması ve ‘ene’sinin sallanmaz zannettiği tahtında zelzelelere maruz kalması. Kendine ait olduğunu düşündüğü aza ve cihazların emanet olduğu gerçeğiyle karşılaşmak. Üçüncüsüyse her dem yeniden doğan insanın üzerinde, her an tecelli eden Esma-i İlâhiye’den Şafi isminin hayat bulması. Son olarak, hastalık geçmiş günahlara bir kefaret düşüncesiyle kalbi rahatlatmayı ve Rabbine çokça yalvarmayı getiriyor beraberinde. Belki sair zamanlarda, günlük rutin işlerimizin arasında ibadetlerimizi, zikir ve tesbihatlarımızı alışılagelmiş haliyle yaptığımızda kaçan o samimâne, içtenlik duygusu böylesi anlarda hayat buluyor. 
Hâsılı kelâm zaman oluyor bedenimiz hastalıklara giriftar olabiliyor. Birden çok hikmetini barındırdığı bilinciyle biraz daha kolay atlatabiliyoruz bu derdi. Lâkin çoğu zaman öyle manevî hastalıklara yakalanıyoruz da haberimiz olmuyor. Narsistleşmiş benlikler, sadist yahut mazoşist kimliklere bürünen ruhlar, pesimist düşüncelerle hayatlarını karanlık, kör, korkunç bir tufana çevirenler, kısacası bizler, iyi olduğunu zannedip, direksiyon başına geçen sarhoşa benzemiyor muyuz?


12 Şubat 2011 Cumartesi

Mustafa Ulusoy'un yazısı üzerine...


Mustafa Ulusoy'un geçen haftaki yazısına hayran kaldım. tekrar tekrar okudum, yuttum..
öyle güzel tespitler vardı ki, bildiğim hakikatler olmasına rağmen sunuluş biçimindeki endamı, güzelliği sarıp sarmaladı beni ilk andan beri, sonrasında ikna olmam kolay oldu zaten.
altı çizili satırlardan bazıları...
*
sevdikleri ölen insanlar en çok neden korkar biliyor musun? onları unutmaktan.
*
keşke düşünsen; hiç bir acı, hiç bir üzüntü, hiç bir keder, bir gün sona erecek hayattan daha uzun süreli değildir.
*
bu dünya hayatı ezeli ve ebedi değilse; duygular da ebedi değildir. ebedi olan sadece O'dur.
*
Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı
Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum
Gelmiş dayanmışım demir kapısına sevdanın 
Ben yaşamıyor gibi, yaşamıyor gibi yaşıyorum
Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum. S. Karakoç
*
acının ta içinden geçeceksin.bu hayata hayat demeyeceksin.yaşamayacaksın ölüp ölüp dirileceksin. ölümün içinden geçeceksin ölmeden evvel. öyle ki acıdan müteşekkil olacaksın. sen acının bizatihi kendisi olacaksın.

10 Şubat 2011 Perşembe

Muhabbet Olsun!



üzerinize afiyet, birkaç gündür rahatsızım. soluk alabildiğim lahzada elime geçirdiğim "40 Adımda Muhabbet Olsun" isimli, Sema Maraşlı'nın kitabına başladım. Eleştirmen gözüyle değil de daha çok acemi din psikologu gözüyle kitabı inceledim, okudum. buraya da alıntıladığım bir çok nokta erkek ve kadınların psiko-sosyal özelliklerine değen cümlelerden oluşuyor.
*
Peygamber Efendimiz (asm) kızı Fatıma'yı evlendirirken kızına şu öğütü vermiş: Kızım sen eşine cariye ol ki, o da sana köle olsun.
*
karısının gözünde bir numara olmak istemeyecek erkek yoktur.
*
kadınların terazisinin ölçü birimi duygu, erkeğinki ise mantıktır.
*
erkek çocuklarımızı yedirirken, yersen güçlü olursun, diye besliyoruz. kızları ise yemezsen büyüyemezsin, boyun uzamaz, gibi fizik özelliklerine vurgu yaparak yediriyoruz.
*
erkekler hatalarını itiraf etmeyi ve özür dilemeyi bir güç kaybı ve zayıflık gibi algıladıkları için özür dilemekten ve hatalarını kabul etmekten kaçınıyorlar. Oysa erkek, hatasını kabul ettiğinde karısının gözünde yücelir. Kadın için bu sevgi itirafıdır.'
*
bence evlilerin evlilik yıl dönümü, doğum günü gibi özel günlerinden daha önemlisi özel zamanlarıdır. Bir karı kocanın en özel zamanı günde iki kezdir. Ayrılma ve kavuşma anları. Sabah ve akşam. Bu vakitlerde gösterilecek güleryüz çok önemlidir.'
*
erkeğin en nefret ettiği şey yüksek ve buyurgan sesle konuşan kadındır. çünkü bu çocukluğunu ve annesini hatırlatır.
*
kadın, kocası bir hata yaptığında bunu, ona susarak anlatmalıdır. asık bir yüz ifadesi kullanmadan, kırılgan bir bakış takınarak.
*
bir erkeğin eşiyle muhabbet ederken duygularını göstermesi erkek için bir güç kaybı ya da bir zayıflık değildir.
*
kadınlar ev işi yaparken yorulur, ama asıl onu yoran şey kocasının işleri önemsemeyen tutumudur.
*
kadınların evlenme sebebi, bir erkeğin sevgisine olan ihtiyaçlarındandır, yoksa babasının evinde aç kaldıkları için değil.
*
erkeğin mantığı farklı olduğu için kadını anlaması mümkün değildir, bu durumda yapılacak tek şey, erkek kadını anlamaya çalışmasın, ona anlayışlı olsun yeter.
*

altı çizili satırlarım uzayıp gidiyor, ama ben bu kadarıyla iktifa etmek istiyorum. kitabı merak edenler için söyleyelim. dili sade, anlaşılır. birkaç saatte okuyabileceğiniz, yormayan kasmayan bir kitap. iyi okumalar efendim;)

9 Şubat 2011 Çarşamba

Ölüm ki Haktır

Ölüm, bazı zamanlar popülerlik kazansa da, inadına unutmaya çalıştığımız gerçeğin ta kendisi. Sanki sonsuza kadar yaşayacakmışız gibi izler, eserler, anılar bırakmaya çalışırız bu muvakkat dünyada. Yapılacak işler, görülecek yerler listesi hazırlarız uzun uzun.
Hatta tüketim çılgınlığını had safhaya ulaştıracak amaçlar ediniriz kendimize, çünkü bize öyle dayatır muasır medeniyetin hayat koçları. Ölmeden önce yapmamız gereken 100 şey, görmemiz gereken 1001 film, dinlememiz gereken 1001 müzik, okumamız gereken 1001 kitap vardır. Eğer bu direktifleri uygularsak mutlu olmaya hak kazanırız ancak.
Oysa bütün bunlara rağmen ilginç olan, ölümün, oyunu çekici kılan sırasızlığıdır. Ansızın yakınlarımızdan birini kaybedince, onu hatırlarız yahut ünlü birinin haberlere konuk olan vefat haberiyle. Bir müddet hakikat ile meşgul olan zihin zaman geçtikçe unutacaktır o gelmesi kaçınılmaz müthiş ânı. Kolay değil elbet, nefis taşır bu can; insan ise nisyanıyla meşhurdur kalu belâdan beri.
Unutkanlığın verdiği gafletten kurtulmak adına yaşantımıza yön vermek bu noktada zor ve kutsal bir görev olarak karşımıza çıkıyor. Düşünsenize, yangının tam ortasındayız ve kömüre dönüşmeden evvel ateşlerin arasından sahil-i selâmete çıkmamız gerekiyor. İhtiyacımız olan tek şey İbrahimvarî bir gömlek geçirebilmek, ta ki hem serinliğe, hem selâmete kavuşabilelim.
İbrahimvarî olabilmek, ‘Lâ uhibbu’l-âfilîn’ zikrini çokça söylemek, hal ü etvarımıza yansıtmak. Yıldızları, Ay’ı, Güneş’i, sebepleri, perdeleri, ortadan kaldırmak, yalnızca gökleri ve yeri yaratana secde etmek, sadece O’na kul olabilmek, O’nun rızası için ihlâs ile hareket edebilmek. Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz, ihtarını bir hayat düsturu haline getirmek ve Peygamberimizin (asm) izinden gidebilmek. Bu kutlu yolda giderken Muhammedvarî (asm) olabilmeye adım adım yaklaşmak; âdâtını ibadete çevirmek. Cenneti istemekten vazgeçecek kadar fedakâr, âlicenap olabilmek...
Çok mu abartılı kaçtı sözlerim? 
Sızısı dinmeyen nedbeleşmiş yüreğim, söyle, şükredelim diye ölümü de hayatı da nimetlerinden bir nimet yapan Zat en merhametli değil midir?!
Aç kulaklarını, iyi dinle, bütün kâinata hâkim olan ölüm, en anlamlı fısıltının haykırışa varan sesi değil midir?
Gör, bak, keşfet, yeryüzünün, ölümünün ardından her baharda yeniden diriltilmesi bürhanların en canlı örneği değil midir? 
Devekuşuna benzemekten vazgeç artık! Ölüm ki haktır, her canlı onu tadacaktır.*

* Enbiya Sûresi, 35.

8 Şubat 2011 Salı

Şiir okuyalım Şiir konuşalım...


Kaç zamandır elimde Arif Nihat Asya'nın 'Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor' isimli kitabı vardı. Daha yeni bitirdim. Genelde şiir okumalarını günlere yayar, her güne şiirler okurum. Etrafımda biri varsa vay haline! Sana şiir okuyayım mı, diye sorar, cevap beklemeden sesimi ayarlayıp okumaya başlarım...;)

Kitaptan demet demet seçtiğim bir kaç şiiri hemen alıntılamak istiyorum.

"Yıldızlar ülkesindesin, ey yâr, kendini
Rûmî'ye lâle lâle götür, bâde bâde sun!" 
*
"Geçerken kapılarından, kemerlerinden
Zaman denilen sarayın"
*
"Artık susalım...yolcunun
Burda kalsın duyguları...
Yeşil'den bir çağıran var
Batıları, doğuları...
Nerdeyse başlıyor Tekbîr
ve Tehlîl uğultuları...
Şadırvandan beni bekler
Tarihimin uluları."
*
"Zühre'den, Aslı'dan ve Leyla'dan
Yetişir aşka aynalarda kalan."

2 Şubat 2011 Çarşamba

Saliha Sultan'ın Gözünden İstanbul

3 ayı aşkın lakin 3 yıla tekabül eden bir zaman diliminde rüyalar kenti Dersaadetteydim.Benim için inanılmaz tecrübeler, maceralar, gizemler vardı bu kısacık anlarda. Elimden geldiğince fotoğraflamaya çalıştım. Üç ayı 30 fotoğrafa sığdırmak istedim; ancak anlatılmak istenen Dünyanın Başkenti İstanbul olunca, objektifim ve ben yetersiz kaldık tabi ki...
İşte Saliha Sultan'ın gözünden İstanbul.... Bakırköy, Yeşilköy, Taksim, Şirinevler, Balat, Tarlabaşı, Süleymaniye, Eminönü, Eyüp, Ortaköy, Bayezid, Haliç ve Üsküdar'a dair fotoğraflar...




































1 Şubat 2011 Salı

Kalbimdeki Misafir



Azizim!*
Nicedir unutmuşuz dostluğun, yarenliğin ne demek olduğunu. Soğuk mu soğuk bir kış günü alev alev yanmaya başlayan yüreğim, bir lâhzada hatırlayıverdi.
Ağlamak meğer ne kadar kolaymış böylesi müşkil anlarda. Kirpikler nasıl da sislere bürünüverirmiş. Taşkın bir ırmak gibi çağlarmış gözyaşları; düştüğü yeri, gönlümüzü ta derinden yakarmış. Hatıralar birer birer canlanır, kıyama durur, selâm verirmiş. Saklambaç oynayan afacan çocuklar misali heyecanla yerlerinden çıkagelirmiş herbiri. Bizlere düşen ise bir duvara yaslanıp başrolünü oynadığımız ömrümüzü eli mahkûm, bîçare, bigâne seyretmekmiş.
Azizim!
Zaman, savaş meydanlarında sür'atle koşan bir Arap atına benzermiş. Hızına yetişilmesi mümkün olmayan. Güzelliği seyrine doyulmayan. Arkasından öylece bakakalınan. Diğer adı rüya olan. Kutsal kitapta üstüne yeminler edilen, beş vakit ezanla kendinden haber veren. O bir muamma bir sır bir tılsım imiş. İnsan, ancak ailesinden, sevdiklerinden, dostlarından ayrılınca bu gizemli düşün farkına varabilirmiş.
Azizim!
Hâlâ ölmemiş değerlerimiz; ben böyle bildim, böyle söylerim. Sevgi anlamını yitirmemiş, bencillik her yerde hakim değilmiş, sır saklanabilirmiş bu zamanda da. Saygı ağırlığını koruyor, o nam ile hürmet görüyormuş. Güven, bütün bu saydıklarımı duyunca geri gelmiş, zaten lügatinde terk etmek, küsmek yok imiş. Dostluk hayatta imiş, meğer nuruyla sarıp sarmalıyor, ziyasıyla aydınlatıyormuş bizi.
Azizim!
Ekmeğin içini yiyemeyen bir garibe, kabuklarını vermek, hediyenin en büyüğü değil de nedir? Gecenin bir yarısı korkuyla sıçradığında, arkadaşını çekinmeksizin uyandırıp, güvenle ona sarılmak cömertliğin en güzel örneği değil midir? Hastalandığında başucuna gelip, bir isteğinin olup olmadığını defalarca sorması sevginin en nadide göstergesi değil de nedir? Hüzün girdaplarında boğulduğunu görüp, dertlerini paylaşan, onları yok etmek  için çabalayan birisi dostun ta kendisi değil midir? İşte hakikat! Ona baktığında, bir aynaya baktığını zannedip kendini görmek, ‘ene’l dost!’ diyebilmektir.
Azizim! Dostum! Kardeşim!
Bulutuna sadık yağmurlar gibi, semavatına müştak yıldızlar misali, Şems’i bekleyen Mevlânâ misali gel. Yıllar çok geçmeden, anılar gizlenmeden, birbirimize emanet bıraktığımız izler silinmeden gel. Adına kadimlik vasfı eklenmeden, suçu senelere atıp, vefasızlığına söylenmeden, bizleri zulümata terk etmeden evvel, vakitlerden bir vakitte; sabah, ikindi, yatsı fark etmez, çık gel. Yeniden şiirler okuyayım sana; ‘Seni sevdim’le başlayan, yeniden şarkılar, türküler söyleyelim; ‘Kaldım İstanbullarda’ diyen, yeniden şehri keşfe çıkalım; dar, korkunç, köhne sokaklarda kaybolup. Yeniden bir fotoğraf çektirelim, lâkin bu sefer levh-i mahfuzda bakmak üzere.
Azizim!
Son sözüm; elini kalbine koy, beni orada bulacaksın.
*Ülkemin dört bir yanına dağılmış İstanbullu dostlarıma.

Aydınlık Dünyanın Karanlık Yolcuları

Caddeler, sokaklar en önemlisi de insanlar korkutuyor artık beni. Evden dışarıya adımımı attığım an bambaşka bir dünyanın içinde buluyorum kendimi. Hiç bilmediğim, hengâmesine dâhil olmaktan kaçındığım, tanık olmaktan ölesiye ürperdiğim bir âlem. Mahreki çirkefliklerle, şaibelerle kuşatılmış. Yeryüzü müthiş bir zulümat ile kaplanmış. Vartalarla dolu kaldırım taşları. Yüreklerde yanan kırmızı ışıklar artık çalışmaz olmuş, vicdan can çekişiyor, hayâ uzaktan el sallıyor. Değer kavramı çoktan anlamını kaybetmiş. Ruhî travma artçı sarsıntılarla devam ediyor. Ahlakî çöküntü durmuyor, durdurulamıyor. Öyle günleri yaşıyoruz ki, imansızlık, ahlâksızlık, merhametsizlik, serkeşlik bir moda anlayışı, hayat tarzı olmuş.
Sımsıkı kapattığım gözlerimi yavaşça araladığımda karşılaşıyorum onunla. Otobüste karşı karşıya oturuyoruz. On üç on dört yaşlarında olmalı. Elinden hiç düşürmediği cep telefonu ve tuhaf konuşmalarıyla dikkatimi çekiyor ânında. Bir erkek arkadaşının varlığından söz ediyor hattın diğer ucundakine. İki yıllık bir sevgiymiş. Emek vermiş. Çok seviyormuş. Âşıkmış(!) Eve gitmeden evvel durakta buluşacak, sonra da annesine geç kaldığı için trafik vardı yalanını söyleyecekmiş. 
Güldüm durdum kız çocuğuna, trajikomikti hali tavrı. Hareketleri, dizi oyuncularını aratmayan taklitçiliği rolüne mükemmel çalıştığını gösteriyordu.  
Kendi çocukluğumun safderun yıllarını düşündüm. Ne kadar da gerilerde kalmıştı, hayret ettim. Zaman mı başkalaşıyordu, bizler mi, çocuklarımız mı? 
Bir tufan kopuyordu; sergerdan nefsimle müşahede ediyorduk. Kayıtsız kalmıyor olmamıza rağmen hiçbir şey gelmiyordu elimizden. Şahit olmak dışında.
Dünya üstüme üstüme geliyordu sanki. Vitrinlerin cafcaflı ışıkları, televizyonların baş çıkartan dizileri/filmleri, reklâmların beyni alt üst eden işlevi, müziklerin uyuşturan notaları, internetin dudak uçuklatan cazibesi bütün görsel, işitsel, duygusal yönlerimizi harap ediyor; tamiri mümkün olmayan bir yara açıyordu ruhumuzda.
Otobüsten inip eve gidiyorum koşa koşa. Merdivenleri bir çırpıda çıkıyor, çantamı bir kenara fırlatıp, soğuk suyla yüzümü yıkıyorum defalarca. Damlacıkların konuk olduğu aynaya bakarken soruyorum kendime:
‘Söyle bakalım, gözlerin acıyor mu?’
Son kez Pamuk Prenses’e cevap veren ayna, kocaman dilini göstererek beni cevaplıyor:
“Göz korkunç bir şahit değil mi? Yahut korkunç ayna... Her şeyi ifşa ediyorlar. Hele hislerimizi gizlemek isteyince bakışlarımız nasıl değişir? Kaskatı olurlar. Ve biz gizledik sanırız.” 1
Konuşan ayna, rollerini karıştırmış insanlar ve nereye gittiğini bilmediğim bir dünya.
Keşke her şey sadece bir rüyadan ibaret olsa, keşke!
Dipnot:
1. Ahmet Hamdi Tanpınar, Hikâyeler.

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Blog Arşiv

Etiketler

Pages

Buscar