19 Ocak 2011 Çarşamba

Metro İstasyonundaki Kız

Güneşin usulca eteklerini toplayıp vaktin akşama inkılâp ettiği lâhzada karşılaşıyorum Serpil ile, bir metro istasyonunda. Koyu kestane saçları, bordo renge boyanmış tırnakları, giyim tarzının dünyevîliği farklılığımızı ortaya koyan en belirgin/önemli özellikler. Ortak noktamız boynumuzda asılı aynı model fotoğraf makinelerimiz.
Konu fotoğraf, kadraj, doğru ışık, doğru çekim teknikleri derken tasavvufa kayıyor. İlahiyat Fakültesi mezunu olduğumu öğrenince, kelimelerini titizlikle seçerek soruyor:
“Beni yargılamazsan sana bir şey sormak isterim.”
Buyur anlamında başımı sallıyorum.
“İbadetleri Cenneti kazanmak için yapmamız bana çok ikiyüzlüce geliyor. Oysa aslolan tamamen Allah rızasını kazanmak değil midir? Menfaat gözetmeksizin, safiyane, samimane…”
İlk anda aklıma haşir, adalet ve Cennetin fazl-ı İlâhî olduğu geliyor. Dilim döndüğünce, anlatmaya çalışıyorum.
“Zahirde Cennet bir mükâfat olarak verilmiş bize. Fakat hakikat boyutuna baktığımızda bunun Yaratıcımızın inayeti, ikramı, ihsanı ve keremi olduğunu biliyoruz.
Bizler cüz'î irademizi hasenat noktasında kullanmakla mükellefiz. Kötülük yapmak bizim elimizde, dolayısıyla cenneti ve cehennemi kazanmak noktasında attığımız her adım yaşantımızın safderunluğunu gösterir. O halde bize verilen akıl, kalp, ruh, hayal, sır, nefis gibi pek çok vazifeyle donatılmış lâtife ve hasselerimizi doğru şekilde kullanmalıyız.”
Lâtife dediğimde, soru işaretleriyle dolan gözbebeklerini fark ediyorum.
“Lâtife çok hassas ve ince olup insanın kalbiyle direkt ilişkili bir duygu. Amacımız lâtifelerimizi yerli yerinde kullanarak yani vasat olanı tercih ederek insan-ı kâmil olmaya çalışmak.”
Anlattıklarım üzerine yeni sualler, yeni fikirler peydahlanıyor Serpil’in zihninde; ha bire soruyor. Ben de durmuyor, onu anlamak, fikir dünyasına ulaşmak için bir yığın soru sıralıyorum. Sonunda ikimiz aynı soruyu sorarken buluyoruz kendimizi:
“Bu insanlar neden düşünmüyor? Niçin düşünmekten kaçıyorlar?”
“Belki düşünmeye vakitleri yok, belki gerçekten farkında değiller.” diyorum.
Serpil, kabul etmiyor saydığım bahaneleri.
“Düşünmek zorundalar. Aklımız, kalbimiz ne işe yarıyor! Diğer varlıklardan farkımız var bizim.”
“Haklısın.” diyorum. Kur’ân-ı Kerimdeki âyetler geliyor aklıma; “Düşünmezler mi?” 1,
“Belki düşünüp ibret alırlar.” 2, “Onlar kendi üzerlerindeki İlâhî san'atları hiç düşünmezler mi?” 3,“Düşünen bir topluluk için bunda deliller vardır.” 4
Kur’ân’ı hakkıyla okuyup anlayabilsek, her şey bambaşka olacak, biliyorum. Bu düşüncelerle gayri ihtiyarî saate bakıyorum; bir saati aşkın süredir sohbet etmişiz. Önümüzden akıp giden metrolar, kalabalıklar bizi daldığımız derin muhabbetten uyandıramamış.
Vaktin geç olduğunu söylüyor, müsaade istiyorum. Teşekkür ederek ayrılıyoruz. Yeniden görüşelim, dilekleri sıralayarak.
Günlerden bir gündü, zamanlardan bir an. Hiç tanımadığım bir insanla kaderim kesişti bu lâhzada. Ansızın çıktığımız fikir yolculuğunda, o mu bana kapılar açtı bin bir düşünce perdelerini aralayarak ben mi ona? Hâlâ soruyorum kendime.

Dipnotlar:
1. Nisa Sûresi, 82.
2. A’raf Sûresi, 176.
3. Rum Sûresi, 8.
4. Ra’d Sûresi, 3.

2 yorum:

Hayal Meyal dedi ki...

harika bir konuşma olmuş. Keşke metro istasyonunda benimle karşılaşsan bir şekilde :) benim de boynumda makinem olur hep ama biz aynı görüntüdeyiz :)

KuMbaRaMdaKi KeLiMeLeR dedi ki...

:))inşallah ya...haftaiçi her iki yakaya da uğruyorum aslında...bazen metro istasyonları bazen iskeleler...artık kafama neresi eserse;)

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...