21 Ocak 2011 Cuma

yeni...


geri sayım başladı; şimdi hayat başka yerlerde yeni hayallerle devam etmeli....
ve pek çok zaman yeni insanlar hayallere dahil edilmeli...
aylardan bir ay; ocak sonları.
vakitlerden bir vakit; belki sabah, ikindi, yatsı.
saatler ibreyle belirlenir elbet; beşe yirmi beş kala.
hikayenin sonu sahibinde saklı.
sahibi nerelerde bilinmiyor.
o şimdi yeni yolculuklarının telaşında, yeni umutlar yüklendiği heybesiyle hayata kaldığı yerden devam ediyor...

19 Ocak 2011 Çarşamba

Metro İstasyonundaki Kız

Güneşin usulca eteklerini toplayıp vaktin akşama inkılâp ettiği lâhzada karşılaşıyorum Serpil ile, bir metro istasyonunda. Koyu kestane saçları, bordo renge boyanmış tırnakları, giyim tarzının dünyevîliği farklılığımızı ortaya koyan en belirgin/önemli özellikler. Ortak noktamız boynumuzda asılı aynı model fotoğraf makinelerimiz.
Konu fotoğraf, kadraj, doğru ışık, doğru çekim teknikleri derken tasavvufa kayıyor. İlahiyat Fakültesi mezunu olduğumu öğrenince, kelimelerini titizlikle seçerek soruyor:
“Beni yargılamazsan sana bir şey sormak isterim.”
Buyur anlamında başımı sallıyorum.
“İbadetleri Cenneti kazanmak için yapmamız bana çok ikiyüzlüce geliyor. Oysa aslolan tamamen Allah rızasını kazanmak değil midir? Menfaat gözetmeksizin, safiyane, samimane…”
İlk anda aklıma haşir, adalet ve Cennetin fazl-ı İlâhî olduğu geliyor. Dilim döndüğünce, anlatmaya çalışıyorum.
“Zahirde Cennet bir mükâfat olarak verilmiş bize. Fakat hakikat boyutuna baktığımızda bunun Yaratıcımızın inayeti, ikramı, ihsanı ve keremi olduğunu biliyoruz.
Bizler cüz'î irademizi hasenat noktasında kullanmakla mükellefiz. Kötülük yapmak bizim elimizde, dolayısıyla cenneti ve cehennemi kazanmak noktasında attığımız her adım yaşantımızın safderunluğunu gösterir. O halde bize verilen akıl, kalp, ruh, hayal, sır, nefis gibi pek çok vazifeyle donatılmış lâtife ve hasselerimizi doğru şekilde kullanmalıyız.”
Lâtife dediğimde, soru işaretleriyle dolan gözbebeklerini fark ediyorum.
“Lâtife çok hassas ve ince olup insanın kalbiyle direkt ilişkili bir duygu. Amacımız lâtifelerimizi yerli yerinde kullanarak yani vasat olanı tercih ederek insan-ı kâmil olmaya çalışmak.”
Anlattıklarım üzerine yeni sualler, yeni fikirler peydahlanıyor Serpil’in zihninde; ha bire soruyor. Ben de durmuyor, onu anlamak, fikir dünyasına ulaşmak için bir yığın soru sıralıyorum. Sonunda ikimiz aynı soruyu sorarken buluyoruz kendimizi:
“Bu insanlar neden düşünmüyor? Niçin düşünmekten kaçıyorlar?”
“Belki düşünmeye vakitleri yok, belki gerçekten farkında değiller.” diyorum.
Serpil, kabul etmiyor saydığım bahaneleri.
“Düşünmek zorundalar. Aklımız, kalbimiz ne işe yarıyor! Diğer varlıklardan farkımız var bizim.”
“Haklısın.” diyorum. Kur’ân-ı Kerimdeki âyetler geliyor aklıma; “Düşünmezler mi?” 1,
“Belki düşünüp ibret alırlar.” 2, “Onlar kendi üzerlerindeki İlâhî san'atları hiç düşünmezler mi?” 3,“Düşünen bir topluluk için bunda deliller vardır.” 4
Kur’ân’ı hakkıyla okuyup anlayabilsek, her şey bambaşka olacak, biliyorum. Bu düşüncelerle gayri ihtiyarî saate bakıyorum; bir saati aşkın süredir sohbet etmişiz. Önümüzden akıp giden metrolar, kalabalıklar bizi daldığımız derin muhabbetten uyandıramamış.
Vaktin geç olduğunu söylüyor, müsaade istiyorum. Teşekkür ederek ayrılıyoruz. Yeniden görüşelim, dilekleri sıralayarak.
Günlerden bir gündü, zamanlardan bir an. Hiç tanımadığım bir insanla kaderim kesişti bu lâhzada. Ansızın çıktığımız fikir yolculuğunda, o mu bana kapılar açtı bin bir düşünce perdelerini aralayarak ben mi ona? Hâlâ soruyorum kendime.

Dipnotlar:
1. Nisa Sûresi, 82.
2. A’raf Sûresi, 176.
3. Rum Sûresi, 8.
4. Ra’d Sûresi, 3.

13 Ocak 2011 Perşembe

Sinema Ve Hür Adam Üzerine

Heyecanlı bekleyişin tırmanışa geçtiği dakikalar… Onlarca nurlu sima; çocuk, genç, yaşlı. Sinema salonunun kapısından beyaz sakalları göğsüne kadar uzanmış bir ihtiyar çıkıyor elinde bastonuyla. İşte o lâhzada, ‘sinema ve din’ konusunu irdeleyen lisans tezimi hazırlarken okuduğum satırlar suret giyerek canlanıyor karşımda, bugün bir benzerini yaşayarak şahit oluyorum. 
1970’li yıllar ile Yücel Çakmaklı’nın başlattığı Dinî/Millî/Beyaz Sinema dindar halkın Yeşilçam’a olan küskünlüğünü sona erdirir. Sinema salonları genç yaşlı demeksizin hınca hınç dolar. Çarşaflı teyzeler, sakallı amcalar kendilerini izleyici koltuklarında buluverir. Onlar gâvur icadı olarak nitelendirdikleri sinemanın güzel işlere imza attığını görünce husûmetten vazgeçerler, bu duygu yerini muhabbete bırakır.
Evet, sinema, 21. yüzyılın ‘tebliğ aracı’ bütün cazibesiyle karşımızda. Albenisinin ve çekiminin farkında. Keşfedilişinden bu yana nazar-ı dikkatleri üzerine çeken ve yıllar geçmesine rağmen büyüsünden hiçbir şey kaybetmeyen önemli bir icat. Mesaj vermekteki başarısı yadsınamaz. Günümüzde ise bu etkin silâhı kullanmayan yok.
Sonunda bu muazzam gücün değerlendirilmesiyle bir Bediüzzaman filmi çıktı ortaya. “Hür Adam” gündeme oturması, zihinlerde soru işaretleri yakması, meraklılarını araştırmalara sevk etmesi açısından önemli bir film.
Bediüzzaman’ın san'at ve sinema hakkındaki görüşlerin aktarılmasıyla başlayan film bizim camiaya okkalı bir gönderme yapıyor. 1970 tarihinde doğup hızla yükselişe geçen Beyaz Sinema son örneklerini 1995’de gösterdi. O günden bugüne şöyle adamakıllı bir dini filmle karşılaşamadık. Günümüz Türk filmlerinde ise ezan, hoca, cami, zikir halkaları gibi dinî motiflerden birer avuç izler bulduk sadece. 
Hür Adam, yeni bir dönemin kapısını aralayan bir şavk, bir parıltı, bir ziya. Belgesel tadında. Üstad Said Nursî’nin hayatı dönem dönem aktarılmış. Hayatına vâkıf olmayanlar ilk bölümdeki aktarımlardan pek bir şey anlayamayabilir. Ancak ikinci bölümle beraber konu Üstadın dâvâsı üzerine yoğunlaştıkça ortaya anlaşılır bir hikâye çıkıyor. Barla ve Emirdağ dönemi üzerinde ziyadesiyle durulmuş. Aslında Bediüzzaman Hazretlerinin hayatı bir filmle anlatılacak gibi değil, bunu anlıyoruz izledikçe.
Anlatımda flashbacklerin kullanılması ilgiyi sıcak tutuyor. Çınar ağacı yaprağına ve şemsiyeye yapılan göndermeler oldukça hoş olmuş. Kürtçe konuşmalar, Türk-Kürt kardeşliğine vurgu önemli işaretler taşıyor. Sırf bu konu üzerine bile uzun inceleme yazıları kaleme alınabilir.
Olumsuz özellikleri ve eksiklikleri de var elbet. Güneş gözlüklü bir Üstad profili tuhaftı. Neredeyse şapkalarıyla bütünleşmiş ağabeyler de şaşırttı bizi. Talebelerine dert yanan, çilekeş Üstad figürü de bizim Tarihçe-i Hayattan öğrendiğimiz/tanıdığımız/düşlediğimiz Üstad’a benzemiyordu.
Ancak bütün bu olumsuzluklara rağmen, bir hayli etkilendim ben. Kimi yerde hüzünlendim, gözyaşlarıma yol verdim. Filmle beraber yeniden öğrendim; karşımda son derece şefkatli, merhametli aynı zamanda kimseye eyvallah demeyen bir Üstad vardı. O, benim Üstadım Bediüzzaman Said Nursî idi.
Hâsılı kelâm bir filmle kalmamalı, devamı gelmeli bu destansı hayatın. Dimağlarda bir nur olmalı, kalplerde bir ışık.
Filmin güzel başlangıçlara, hayırlara vesile olacağı inancı ve duâsıyla... 

8 Ocak 2011 Cumartesi

Ve Gelir İkinci Gözağrım Dünyaya....

Söyle Kaç Yaşındasın

Akan bir ırmak durmaz, ömür de durmuyor işte. Şarkıyla beraber soruyorum kendime. Söyle kaç yaşındasın? 1 Aynalar cevap veriyor.
“Bir roman kadar uzun bu tümce,
-Sonra işte yaşlandım.” 2
Şimdi, kalemimin uzandığı her yere bu şiiri yazıyorum parmaklarımı acıtırcasına. Hayata dair düşünceler, şaha kalkmış bir at misali koşuşturuyor zihnimde. Bakın, yeni bir yıla daha girdik habersizce. Soruyorum size; ömür kitabınızın kaçıncı sayfasındasınız?
Benimkini karıştırırken titredi ellerim, hızlı hızlı attı kalbim, ter boşaldı sırtımdan; korkuyla ürperdim. Dile kolay tam yirmi üç yıl. İçindeyken uzunmuş gibi görünen, dışarıdan bakıldığında ise sür'atle geçip giden vefasız seneler…
Küçük bir kız çocuğuyken, yirmi üç yaşındaki insanlara bakıp, ‘Ne kadar büyükler!’ diyerek taaccüp eder ve hayranlıkla karışık bir ilgiyle onları inceden inceye süzerdim. Oysa bugün aynı düşünceye sahip değilim, meğer erken verilmiş bir hüküm taşıyormuş ifadelerim. İnsan ne kadar yaş aldıkça alsın, yüzündeki kırışıklıklar ne kadar artarsa artsın, saçlarına ne kadar aklar düşerse düşsün, içinde bir çocuk taşıyormuş daima.
Yaşımın matematiksel ifadesi onlu rakamlardan yirmilere geçerken büyüdüğümü düşünüp seviniyor, mutlu oluyordum. Oysa şimdilerde otuzlara yaklaştıkça bir acı birikmeye başlıyor yüreğimde. Artık bu yüzden hicrî/milâdî yılbaşları, doğum günleri hüzün veriyor bana. Mütebaki ömrüme bakıp daha kaç sayfaya konuk olacağımı merak ile bekliyorum, ömür istasyonunun bir köşesinde. Bekleme salonunun açılan kapısından soğuk bir rüzgâr doluyor içeriye. Hakikat bütün kuvvetiyle bağırıyor.
“Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ı dünyevîyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider.” 3
Uyku mahmurluğu işte… Gafleti peydahlayan bir hale bürünmüşüm. Ve yazık bana, çok yazık! Allah Resulünün (asm) uyarı mahiyeti taşıyan sözünü ne çabuk unutmuşum.
“İhtiyarlık gelmeden gençliğin, hastalık gelmeden sağlığın, fakirlik gelmeden zenginliğin, meşguliyet gelmeden boş vaktin, ölüm gelmeden hayatın değerini bil.” 4
Oysa ne çok bildiğimi zannediyor ve ne kadar da az uyguluyorum.

Dipnotlar:
1. Gripin.
2. Gülten Akın.
3. Sözler.
4. Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn,

5.Ocak.2011 Yeni Asya Gazetesi

1 Ocak 2011 Cumartesi

Kaybolan Gerdanlık

Evet, 2 haftayı geçkin bir süredir yazı yazamadım. Aralık ayının koşturmacası yerini yeni yılın telaşelerine, planlarına bıraktı. Hala buralardayım...Hayat tüm güzelliğiyle devam ediyor... Kumbaram doluyor, taşıyor... işte yeni yazım... sevgiyle kalın...


"O yazı.
O yazıyı okuduğumda Hz. Peygamber’in (asm) sadece örnek bir komutan, örnek bir devlet başkanı, örnek bir baba, örnek bir komşu olmadığını anladım. O (asm), bütün bu vasıfların yanında önemli bir sıfatı daha taşıyordu; örnek bir eş.
Nedense bizim camia, madalyonun bu yüzüne bakmayı unutur çoğu zaman; belki de bilinçli bir nisyanın ta kendisidir bu. Hoyratçadır. Ve pek çok zalimcesine remizler taşır bünyesinde.
Bitişiğimdeki bankta iki kadın. Bir yandan parmaklarına ip doluyor öte yandan şişi batırıp çıkarıyorlar sinirle ve aynı ritmik hareketlerle. Sağdaki dert yanıyor berikine.
“Üç adet altın bileziğim vardı. Kaç gündür arıyor, aksilik ya bulamıyorum. Bizim beye söyledim de, hiç umursamadı bile. ‘Oh olmuş sana’ dedi. ‘Bana vermezsen, olacağı buydu.’ ‘Mehrimdir, hem ben süslenmeyi severim bilirsin’ dedim yüzüne güldüm geçtim. Ama içim acıdı be kuzum.”
Tam da kadıncağız, avuntusuz çaresizliğiyle anlatırken bu ıztırabını, o yazıya rastladım. Bir derginin derkenarında.
Güneşin soluk ışıkları yeryüzünü yavaşça terk ederken, seferden dönen İslâm ordusu Zâtü’l-Ceyş denilen bölgede mola verir. Herkesin dinlenmeye çekildiği esnada Hz. Aişe kendisine hediye edilen gerdanlığın kaybolduğunu fark eder. Endişeyle onu aramaya çıkar; ancak bir türlü bulamaz. Hüzün ve kederin gark olduğu lâhzada dayanamayarak soluğu sevgili eşinin yanında alır. Derdine derman olacak, kendisine yardım edecek tek adres O’dur (asm).
Allah’ın Sevgilisi eşini kırar mı hiç! Yüzünde güven veren bir ifadeyle eşi Aişe’ye gülümseyerek der:
‘Haydi, gel, beraber arayalım. Allah’ın izniyle onu bulacağız.’
Sabaha gebedir gece. Vakit hızla ilerler. Çöl gerdanlığı yutmuştur sanki. Aramayı sonlandırıp dinlenmek üzere çadırlarına geri dönerler. Yorulan Peygamberimiz (asm) başını Aişe’nin dizine koyar, uykuya dalar. Bu arada bazı sahabeler Hz. Ebubekir’e gelip kızını şikâyet ederler.
‘Şu Aişe’nin yaptığına bakın hele. Resulullah’ı da insanları da alıkoydu. Yanımızda bir yudum su bile kalmadı.’
Herkes az sonra vakti girecek olan sabah namazı için nasıl abdest alacağını kara kara düşünmektedir; çünkü çevrede hiç su kuyusu yoktur. Onların şikâyetlerine hak veren Hz. Ebubekir celâllenerek kızı Aişe’nin yanına gider ve sessizce onu azarlar. Bu paylanmayı işiten Resul-i Ekrem (asm) uyanır. Mesele ona da aktarılır.
Peygamberimiz de (asm), bu sorunu nasıl halledeceklerini düşünürken Hz. Cebrail gelir ve suyun olmadığı yerde temiz toprağa el sürerek abdest alınabileceği ruhsatının verildiğini bildirir. Gelen yeni hükümle Müslümanlar rahatlamıştır, Hz. Aişe’ye kızanlar ise aslında onun ne kadar mübarek bir insan olduğunu bir kez daha anlamıştır. Hz. Ebubekir de kızını azarladığına bin pişman, kendisinden özür diler. Ordu, namazdan sonra geri dönüş için yol hazırlıklarına başladığında Hz. Aişe’nin bindiği devenin ayağa kalkmasıyla gerdanlığın yerde olduğu görülür. Allah hem ona gerdanlığını bağışlamış, hem de yeni bir hüküm için kendisini vesile kılmıştır. O, ne mübarek, ne bahtiyar bir hanımdır!
‘Bak, duydun mu?’ diye sordum içimden kadıncağıza. Hz. Peygamber hiç öfkelenmeden, somurtmadan eşiyle beraber kaybolan gerdanlığı aramaya çıkmış. Kadın duymadı beni, zaten duysa, derin bir ah çekmekten başka ne yapabilirdi ki?"

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...