23 Aralık 2011 Cuma

Her başarılı kadının arkasında bir erkek (mi) var



Altı çizili satırları yeniden okurken, muhayyilemde şekillenen manzaraya bakıp düşünüyorum; tekrarlanagelenin aksine her başarılı kadının arkasında bir erkek mi vardır? 

Fatma Aliye Hanımdan bahsediyorum. Hani ilk Türk kadın romancımız olarak kabul edilen, “Udî”, “Muhadarat” isimli romanlarıyla tanınan yazar.


Bir devre damgasını vuran, kitapları ve düşünceleri üzerine hâlâ tartışmalar yapılan tarihçi Ahmet Cevdet Paşa’nın kızıdır. Yazarlığa Georges Ohnet’in “Volontesi”ni tercüme etmek isteyişi ile adım atar. Eşi Faik Paşa’ya, bu arzusundan bahsedince, haydi tercüme et, karşılığını alır. Peki, bu ibare oyalamak niyetiyle verilen bir cevap mıdır yoksa eşi sonuna kadar hakikî manada kendisini desteklemekte midir? Zihninde yer eden düşüncelerin cevabı elbet kocasının dudakları arasında saklıdır. Ümit ve korku ile sorar: 

“Neşrettirmeye müsaade eder misin?”
Faik Bey’den hiç gecikmeksizin cevap gelir: 
“Hay hay” (Mehmet Nuri Yardım, Yazar Olacak Çocuklar, s. 21).
Böylece hummalı bir tercüme faaliyetine girişen Fatma Aliye “Meram” ismiyle yayınlar ilk göz ağrısını. İlginçtir, kapakta kendi ismi değil uygun gördüğü mahlası yer alır: Bir Hanım. Ve ardından bereketli Nisan yağmurları gibi eserler meydana gelir. Bu eserlerin varoluşunda en büyük destekçisi kocasıdır.
Beni ta derinden etkileyen, hayranlıkla ve zihnime kazırcasına tekrar betekrar aynı satırları okumama sebep olan, Faik Bey’in desteğinin hayat bulmuş haliydi:
“… Kimseler Faik Paşa’nın zevcesine düşkünlüğünü bilmeyecek. Gece yarıları ‘siz hâlâ çalışıyor musunuz efendim?’ diyerek kahve yapıp şalını omuzlarına dolayışını bilmeyecek. Faik Paşa sert, katı, mesafeli bilinecek. Mesafe koyanın yalnız Fatma Aliye Hanım olduğunu kimseler bilmeyecek” (Fatma Barbarosoğlu, Fatma Aliye: Uzak Ülke, s. 180-181). 
Çevremdeki bazı kadınların eşlerine bakarken Fatma Aliye’nin ne kadar şanslı olduğunu anlıyorum. Üretmek ve kendi başına bir şeyler yapabilme lezzetini tatmak isteyen kimi kadının proje ve eylemleri daha yolun başında bozguna uğruyor. Hem de en yakını olarak addedilen eşleri tarafından. Erkeğin gerekçeleri ise anlamsız bir söz yığınından ibaret: Ne yapacaksın?, Gereksiz işler, boş ver, sen evinle ilgilen... Bu ifadeler, sahiplerinin nasıl bir zihniyete sahip olduğunu açıkça gösteriyor. Hoşgörü ve atılımdan yoksun, kadını zayıf gören ve görmek isteyen bir tutum, bir yaklaşım. Hâlâ var mıdır böyleleri, demeyin. Onlar aramızda yaşıyor, elini kolunu sallayarak serbestçe dolaşıyor.
Fatma Aliye Hanım şanslıydı. Zira tek destekçisi eşi değildir. Babası Ahmet Cevdet Paşa kızının yazı kabiliyetini keşfettikten sonra kendisiyle yakından ilgilenir. Yine meşhur romancı Ahmet Mithat Efendi de ömrü hayatı boyunca manevî kızı olarak gördüğü bu zeki kadına yardım etmiş, yol yordam göstermiş, nitelikli eserler verebilmesi için onu bizzat itinayla yetiştirmiştir.
Çokeşlilik, moda, cariyelik gibi konularda İslâmî ölçülerle cevap veren, edebiyattan tarihe, sosyolojiden felsefeye kadar pek çok alanda kalemini ustalıkla konuşturan Fatma Aliye “elli Türk lirası”nın üstünde yer alan resminde nedense hüzünlü bir duruş sergiliyor.
Onun bu hüznünün arkasında yaşadığı imtihanların ağırlığı okunurken, her şeye rağmen muzaffer ve güçlü kadın imajını lâyıkıyla taşıdığını görüyoruz. Hayatı, eserleri, fiilleri başarılı oluşunun ardında saklanan destek ve hamilerinin varlığından izler fısıldıyor. 

22.12.2011 Yeni Asya Gazetesi 

20 Aralık 2011 Salı

Kitap Okuma Saati



Bahçesindeki mandalina, portakal ağaçlarının oturup başbaşa konuştuğu, birbirine benzer kireç boyalı, tek katlı evlerin önünden tin tin geçiyorum usulca. Arada bir camlarıma vursa da dallar aldırış etmiyorum. Yollarda eğleşmemeli. Zira yol uzun vakit kısa.
Nefesimi bırakır bırakmaz gökyüzüne nefti bir leke yığılıyor. Bulutumsu bir hale bürünüyor önce. Az biraz takip ediyor sahibini. Ardından sessizce kaybolup gidiyor.
07:39’da Maşukiye istasyonundayım. Yarım dakika içinde gri mantolu, kır saçlı kadın omuzunda yıllanmış siyah deri çantasıyla yolcuların arasına karışarak 3. vagona giriyor. Yirmi yıllık arkadaşım. Sabah akşam, yaz kış demeden hastalık harici haftanın 6 günü beraberiz. Sefere çıktığım ilk gün onu kalabalıkların arasında nasıl da fark etmiştim; dün gibi hatırlarım. Siyah çantasıyla uyumlu gümrah saçlarının beline kadar uzandığı, körpecik bir kız. Seke seke geliyor, pencere kenarına yerleşip, kitabını çıkarıyor çantasından. Başını kaldırıp dışarıya baktığı pek seyrektir. Gözü hep okuduğunda. Elinde kimi vakit kalın bir kitap vardır kimi vakit ince. Kitaplara olan düşkünlüğünün sebebi nedir? Biteviye merak ederim. Bazı bazı ağladığı olur, keza kahramanlardan birine ziyadesiyle üzülmüştür. Öyle hassas, öyle duygusaldır işte. O, roman kahramanlarına ağlayadursun, mevsimler birbirini kovalar, saçlarına aklar düşer. Lâkin elinden hiç bırakmadığı kitabı ve terk etmediği pencere kenarındaki yeriyle o hâlâ yirmi yıl öncesinin genç kızıdır.
Kitabını bitirdiğinde inmesine henüz vakit varsa eğer, konuşacak, sohbet edecek kimseler arar. Genelde de muvaffak olur. Malûm Anadolu insanı lâflaşmaya meraklıdır. Ya derdini anlatacaktır ya hayallerini.
İşte yine bir yolculuk zamanı. Yeni mezun makinist bir hata yapıyor ve yolun ortasında kalıveriyorum. Ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü ayağa kalkıp, ilerleyemiyorum. Gözüm yolcularda; kimisi paniklemiş, korkuyla etrafına bakınıyor, kimisi işine geç kalacağını düşünerek oflayıp pufluyor, kimisi de umursamaz, gazetesini okumaya devam ediyor. Bizim ihtiyar genç kız sayfalara gömülü. Son birkaç yaprağı kalmış. O, her bir kelimeyi yudum yudum su içer gibi okuyor. Nihayet kitap bitiyor. Bir süre çevresindekileri izledikten sonra karşısında oturan genç kıza gülümseyerek soruyor:
“Öğrenci misin yavrum?”
Kız, evet, diyor ve başlıyor anlatmaya. Hayret! Zamane gençleri pek konuşmayı sevmezler diye bilirdim. Bu seferki öyle çıkmadı. Öğrenci kız daldan dala atlayarak sohbet ederken konu illa ki kitaplara geliyor. Sözü ihtiyar genç kız alıyor ve hayatının sırrını ifşa edercesine fısıltıyla konuşuyor:
“Trenin yolda kalışına pek bir sevindim biliyor musun?”
Kızcağız, geç kalacağız, diye mırıldanıyor karşı çıkarcasına.
“Tren yolculukları benim kitap okuma saatlerim. Vagondan dışarı adımımı attığım an bambaşka bir telâşın içinde buluyorum kendimi. O yüzden diyorum, keşke şu yolculuklar hiç bitmese. Sonsuza kadar sürse… Hep kitap okusam, okusam…”
Öğrenci kız, kadının isteği karşısında hayretle bakakalıyor. Kendisini düşünüyor, hiçbir vakit yaptığı bir işe bu kadar azimle ve istekle sarılmadı. Utanıyor, hatta kızıyor kendine.
Tam o lâhzada yeniyetme makinist doğru işlemi yapıyor ve yerimden homurdanarak kalkıyorum. Kitap kurdu yolcumun sırrı ve arzusu bu mola ile açığa çıkıyor; yirmi yıl sonra.
İnsanlar ne hikâyeler saklıyormuş meğerse yüreğinde.


17.12.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki Cumartesi Hikayeleri

14 Aralık 2011 Çarşamba

NEFSİN DİKİLİTAŞLARI: GÖKDELENLER



Güneş kaçamak bir bakış edasında süzülür, başınızı okşarken, merakla kafanızı kaldırır ve o hazin tabloyla karşılaşırsınız: Gökyüzünü delip geçecekmişçesine yükselen ruhsuz, betonarme binalar, gökdelenler… Müstehzi bir tebessümün eşliğinde göz kırparlar size. Ruhunuzu boğarcasına. Bu kibir abideleri Tanrılığa soyunmuş insanoğlunun suret bulmuş nefsinden başkası değildir.
Bekayı arzulayan insan, sonsuzluğu göklerde arayadursun. Ta çağlar evvelinden benzer hikâyeler ile çıkar karşımıza. Misal, Babil Kulelerini diken zihniyet. Hatırlayalım hep beraber. Kavimlerden bir kavim semaya yerleşip, imtihana çekilecek ve ölüme erişecek yeryüzü sakinlerinden uzaklaşmaları gerektiğini düşünüyordu. “Sonra, ‘Kendimize bir kent kuralım’ dediler, ‘Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.”[1]Onlar bu düşüncenin tesellisiyle avunurken, hızla taşları üst üste dizerken, gökyüzüne anbean yaklaşırken -Tevrat’ın rivayetine göre- Tanrı bu fikir/fiil karşısında celallenir ve apansız bir felaketle kuleleri yerle bir ediverir.
Kur’an-ı Kerim’de, kule kelimesi benzer bir anlam taşıyarak karşımıza çıkar, fakat aynı olayın nosyonu olarak değil. Firavun da, Musa’nın Tanrısına ulaşmak, göklere uzanmak için kule inşa etme yolunu seçmektedir. Bunun için tebaasına bakınız ne der: “Firavun: ‘Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum. Ey Hâmân! Haydi, benim için çamur üzerine ateş yak (ve tuğla imal et), bana bir kule yap ki Musa'nın tanrısına çıkayım; ama sanıyorum, o mutlaka yalan söyleyenlerdendir’ dedi.”[2] 
O günden bugüne, değişen bir şey yok. Ölümsüzlüğün talebi için olmadık işler yapan beşer kendini dizginleyemiyor. Çiçek dikercesine gamsız, tasasız halde ha bire gökdelenler dikiyor.
Tahsin Yücel, 2006 yılında yazdığı “Gökdelen” isimli romanında yer yer ironiler, yer yer de göndermeler ile ezeli ve ebedi bir hayat tasarlama çabasındaki insanoğlunun ruhunu harikulade bir şekilde betimler. Hem de İstanbul’u New York’a benzetmeye çalışan, şehre modern bir hüviyet kazandıracağını iddia eden mimar Niyorklu Temel üzerinden:
“Bizim Niyork’lunun defterinde ne geçmiş var ne gelecek, bir sonsuz şimdiki zamandır onunki, insana bir ölümsüzlük, en azından bir değişmezlik duygusu verecek bir şimdiki zaman, bir duruş.”[3]
İşbu romanlar, ruh tasvirleri yaparken hakikatin özüne adım adım yaklaşıyorlar, buradan anlayabiliyoruz. Peki, sade ruh tasvirleri mi? Âdemoğlunun yüzyıllardan bu yana temel meseleleri neyse bir bir ele alıp inceleniyor, irdeleniyor. Değişen sadece üsluplar ve yazarları.
Gökdelen romanının bende uyandırdığı düşünceler, yakın zaman evvel okuduğum bir haber ile birleşince derin hüzünlere sevk etti beni. Habere göre, 2011 Çin Gökdelen Şehirleri Listesi (The 2011 China Skyscraper City List) Çin ve Tayvan’ın dünyanın en uzun 10 binasının 5’ine sahip olmalarıyla övündüğüne işaret ediyor. Süratle artan nüfusuna barınmak için gökdelen hizmeti sunan Çin, bu eylemini bir övünç vesilesi telakki ediyor.
Oysa insan, göklere çıktıkça zeminde kalanları birer karınca addeder, enaniyet damarı her lâhza kabarırken, fani ve aciz bir kul olduğunu yadsımayla karışık unutuyor.
Bu unutuş, trajik bir son hazırlıyor, nisyan ile meftun insana. Ve ne olursa olsun ölüm gerçeği değişmiyor.
  
Yeni Asya Gazetesi 14.12.2011 Kumbaramdaki kelimeler Köşesi SF 



[1] Yar.11: 4, Yaratılış Kitabı, Tevrat.
[2] Kasas Süresi, 38.
[3] Tahsin Yücel, Gökdelen, 173.

11 Aralık 2011 Pazar

Cennet Kuşları



Yırtık botunun arasından kırmızı çorabı görünüyordu yer yer. Eğer çok hızlı hareket etmez, mesela teneffüslerde ebelemece oynamaya katılmazsa arkadaşlarına, bu kışı rahatça geçirebilirdi. Öyle demişti annesi, sıkı sıkı tembihleyerek. Eklemişti ardından:
“Baban sizin için çalışıyor yavrum, canını ciğerini sizin için veriyor. Geçen gün inşaattan düştüğünü ne çabuk unuttun?”
“Unutmadım anne. Hep aklımda. Derslerime çok çalışacağım ve size ben bakacağım.”
Annesi, benim zeki kızım, dercesine saçlarına uzandı. Gizem biliyordu bu dokunuşu, tanıyordu. Ne vakit annesi ona güvendiğini anlatmak istese, elleriyle konuşurdu. Yumuşak kavislerle okşarken başını, parmaklarının her bir hareketi önce harfleri, derken kelimeleri, nihayet cümleleri getirirdi meydana. Ana kız sevgi ve emniyet hissinin halesinde buluşurdu.
“Allah zihin açıklığı versin kızım. Öğretmeninizi dikkatlice dinleyin. Haydi, güle güle.”
Gizem ve ablası İrem, annesinin dualarına bürünerek okula gittiler her sabah. Yağmurlarda ıslandılar, rüzgârlarda koşturdular. Okul çıkışlarında masallar anlattılar, söylediler şarkılar sokaklarda el ele. Zor bilmecelerle birbirlerini test ettiler. Paylaştılar kahkahalarını gökyüzüyle. Geceleri uyumadan evvel semadaki yıldızlara bakıp hayaller kurdular. Gizem polis olacağını söylüyordu her seferinde. Ablası ise sürekli fikir değiştiriyor; bir gün öğretmen, bir gün doktor olacağım diyordu. Gizem gülüyordu bu kararsızlığa. Ablası kızıyordu ona. Şakacıktan kavga ediyorlardı. Annesi kavgalarını gerçek zannedip onları uyardığında, kollarını birbirlerinin omuzlarına atıp gülümsüyorlardı.
İkilinin ayrı durduğu nerde görülmüş! Tutturmuşlardı yine banyoya beraber girmek için. Aklı sıra büyüdüklerini ispatlıyorlardı annesine. Üstelik bilmiş bilmiş söylenmiyor muydu Gizem!
“Anne, koskoca kız olduk artık. Ben 11 yaşındayım. Düşünebiliyor musun, 11! Ablamın saçlarını çok güzel şampuanlayacağım o da benimkini şampuanlar. Tertemiz oluruz. N’olur izin ver.”
Gizem’in hazırcevaplılığı ve haklı oluşu karşısında ne diyebilirdi kadıncağız. Daha dün ellerine aldığı bebeği şimdi akıllı mı akıllı, kucaklara sığmaz bir kız olmuştu. Her geçen gün hızla büyüyordu. Yakında boyları beni geçer, diye düşündü kızları yıkanmaya yollarken.
Pürneşe banyoya girdi kızlar. Gizem’in annesi, kocasının biten çayını tazeledi. Diğer iki çocuğunun ödevlerine yardımcı olmaya çalıştı. Kendisine yeni bir demli çay doldurdu. Bir kaşık şeker attı. Uzun uzun karıştırdı. Çayından bir yudum aldı, yüzünü buruşturdu. Kalkıp banyo kapısına geldi. Kızlarına seslendi.
Çıt yoktu.
Yeniden bağırdı. Telaşla yanına gelen kocasının kolunu sıktı, kuvvet almak istercesine. Kapıyı açtıklarında, şofbenden sızan gaz ile zehirlenen Gizem ve İrem yerde hareketsiz yatıyordu.
*
Gizem, ölüm meleğini güldürüyor, hazırcevaplılığıyla onu şaşırtıyordu. Azrail, bu insanlar ne kadar tuhaf yaratıklar, diye düşünürken bir yandan Gizem’in sorularını yanıtlıyor, bir yandan ona ve ablası İrem’e Cenneti tanıtıyordu.
Onlar artık Cennet’in bir kuşuydu. Rahmet-i İlahi, ağırlıyordu bu iki meleği en güzel misafirhanesinde cömertçe. Yeryüzünün insanları İrem ile Gizem’e ağlarken, çocuklar sevinç çığlıkları atıyordu cennette.

10.Aralık.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta Sonu Eki Cumartesi Hikayeleri

7 Aralık 2011 Çarşamba

Ne Okumalı?



Türkiye İstatistik Kurumunun Mart 2011’de yaptığı açıklamasına göre sadece 2010 yılında ülkemizde 34.857 kitap yayınlandı. Bir önceki yıla nazaran % 14,3 oranında bir artış söz konusu.

Tüm bu rakamlar, istatiksel bilgiler dünya çapında her an gittikçe zenginleşen bir kütüphanenin varlığını müjdelemekte bize. Baskı alanında yaşanan gelişmeler, daha çok kitabın daha çok okuyucuya akıl almaz bir hızla ulaşmasını sağlıyor. Misal; internetten verdiğiniz onlarca kitaptan oluşan siparişiniz ertesi gün kapınızda. Büyük nimet!

Yalnız bir sorunumuz var. Yüzlerce seçenek arasında tercihimizi nasıl yapmalı, hangi kitapları okumalıyız? Düşünsenize bir, sadece Türkiye’de değil dünyada okunmayı bekleyen bir sürü kitap var, zaman ise kısıtlı mı kısıtlı... Bazılarının sadece ismiyle, yazarıyla yetinebilmek çok acı.

Zamansızlık nedeninden ötürü bile seçici davranmak zorundayız.

Bunun yanı sıra bir kitabın bize kazanımlar sağlamak üzere ruh dünyamızı beslemesi, fikri anlamda gelişimimize katkıda bulunması ve tüm bunları sunarken zevk vermesi aradığımız en önemli özellikler. Şayet bu saydıklarımızdan biri eksik olduğu takdirde ya okunan lezzet vermiyor yahut vaktimiz israf yağmurunda heba olup gidiyor.

Bir rol model olması, hayatımızı şekillendirmede örnekler vererek yol göstermesi ve merakımızı kamçılaması açısından biyografi ile portre çalışmalarını önemli ve besleyici buluyorum. Zira başkalarının hayatı bizim için bir başarı haritası olması açısından kılavuz mahiyetini taşıyor.

Elimde yeni bitirmiş olduğum bir kitap var: Siretler ve Suretler. Beşir Ayvazoğlu’nun kaleminden çıkan bu kitap bir portre çalışması. Bünyesinde 40 ismi barındırıyor. Ayvazoğlu’na, Aksiyon dergisinde yazarlık teklifi gelince; kültür, sanat ve siyaset camiasından tanıdığı insanları anlatmaya karar verir ve ortaya insan keşfinin nefis bir yolculuğu olan bu eser çıkar. Kitapta kimler yok ki… Ali Fuat Başgil, Ali Ulvi Kurucu, Ayhan Songar, Hayrettin Karaman, Barış Manço, Ümit Meriç, Hikmet Barutçigil, Nazan Bekiroğlu bu isimlerden sadece birkaçı.

Mesela, Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatına önsöz yazan Ali Ulvi Kurucu’nun Fuzulî’den Necip Fazıl’a, Şeyh Galib’den Yahya Kemal’e, Faruk Nafiz’e kadar yüzlerce şairden ezbere şiirler okuduğunu, Mehmet Akif’in ölümsüz eseri, kallavi bir yapıt olan Safahat’ın tamamını ezbere bildiğini bu kitaptan öğreniyoruz.

Mahir bir hekim ve ilim adamı olan Ayhan Songar’ın yanından hiç eksik etmediği fotoğraf makinesi, kamerası ve teybiyle ânı ve akıp giden güzellikleri kaydettiğini yine bu kitap anlatıyor.  Bu gün pek çok yerde karşımıza çıkan Peyami Safa ve Necip Fazıl’a ait portre fotoğraflarına onun vizöründen bakıyormuşuz aslında. 

İslam hukuk alanındaki çalışmalarıyla elan bir otorite olarak kabul ettiğimiz Prof. Dr. Hayreddin Karaman’ın ortaokul birinci sınıfta başarısız olduğu için okuldan ayrıldığını bir sene terzinin, bir sene de demircilikle iştigal eden babasının yanında çıraklık yaptığını, akabinde üç aylık süren işportacılık dönemini okula dönerek kapattığını okuyoruz.

Türkiye’nin İlahiyat menşeli ilk profesörü Mehmet Aydın’ın –kendisi şu an Devlet Eski Bakanıdır- hitabetinin güzelliğinin altında yatan sırrı kitabın satır aralarında yakalıyor, şaşkınlıkla gülümsüyoruz.  Ailesi çiftçilikle uğraşan küçük Mehmet tam bir kitap kurdudur. Kitaplardan öğrendiği her şeyi “Sevgili öküzler, muhterem inekler” diye söze başlayarak hayvanlara anlatır, böylece bildiklerini hem özümser hem de unutmazmış.

Otostopla gittiği Avrupa’dan Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisini bitirerek ülkesine dönen Barış Manço’nun, Üsküdar’da dünyaya geldiğini, burada mümtaz bir İstanbul terbiyesinden geçtiğini ve müziğindeki doğu-batı sentezinin bu yetişme koşullarından dolayı sağlam bir altyapı oluşturduğunu kitap vasıtasıyla biliyoruz.

Daha pek çok isim beraberinde ilginç, ibretlik bilgiyi taşıyor. Meraklısı devamını notlar alarak kitaptan okumalı. Kendisine yakın hissettiği ilim adamını seçmeli ve yaşantısından aldığı örnekleri kendi hayatına serpiştirmeli.

Kitaplar, işte bunun için var.

7.Aralık.2011 Yeni Asya Gazetesi Kumbaramdaki Kelimeler Köşesi SF

30 Kasım 2011 Çarşamba

Düşündüren Kitaplar



Bazen okuduğunuz bir kitabın kurgusundan çok, mantıkî açıklamalarını ve zihninizde dans eden kelimelerin zekânıza işlevsel bir hareketlilik kazandırmasını sağlayan üslubunu beğenir, yazarına hayran kalırsınız. “Ne zeki adam!” sözü dudaklarınızdan hayranlıkla dökülür. İmrenme ile kıskanmak arasında gider gelirsiniz. Okumaya devam ettikçe, yüzünüzde beliren tebessüm dudaklarınızın usulca dalgalanmasını sağlar. Ansızın aklınızda yanan soru işaretleriyle cebelleşirken bulursunuz kendinizi.

Soru bir: Keskin zekânın göstergesi nedir? Meramını anlatmadaki mükemmelliği mi yoksa tespitlerinin cuk diye yerine oturuşu mu?

Soru iki: Yazarı diğerlerinden orijinal kılan zamanında kimsenin dile getirmek istemediklerini cesur bir çıkışla dillendirmesi mi?

Soru üç: Adını koyamadığınız hal ve gidişata günümüz modern dünyasından örneklemeler ve izahlar getirerek tanımlandırması, betimlemeler ile eleştirisini ustalıkla saklaması mıdır yazıya ruh, okuyucuya heyecan veren?

Bazı kitaplar vardır, işbu üç sorunun cevabını bünyesinde taşır. Ömer Faruk Dönmez’in kitaplarında sorgulamaya çalıştığım suallerin yanıtları yer alır. “Hep Aynı Hikâye” ile “Bir Kitap Bir Balta”da 21. yüzyıl insanının, girdabında boğulmaya yüz tuttuğu emperyalizm, kapitalizm, modernizm eleştirileri vardır. İroni ve istiareler bir kılıç misali savrulurken okuyucunun yara almadan ilerleyebilmesi mümkün değil.

İşte bir örnek:

“arkadaşlarım nerde/taşındılar/nereye/hoşgörü mahallesi diyalog apartmanı kat iki ılımlı-istanbul/abi hangi otobüsle giderim ılımlıya?/oğlum orası yeni yerleşim otobüs gitmez/dolmuşa binmen lazım anladın ya/dolmuşa binmek?/haa/peki hangi dairede oturuyorlar/valla hesapta helal dairesinde oturuyorlar/ama doğrusu şaibeler var/çünkü helal dairesi o kadar da geniş değil/onca malı nasıl sığdırdılar?”[1]

Özelde Müslümanlara genelde insanlığa yapılmış bu haklı eleştirinin hedefi, on ikiden nasıl da rahatça vurduğunu, satırlar zihninizde bir bir şimşekler çakarken anlamış olmalısınız. Bu kısacık anlatımı daha akademik bir ifadeyle ve sadece bir cümlede, Rasim Özdenören, “Kafa Karıştıran Kelimeler” isimli kitabında şöyle tavzih eder:

“Günümüzün Müslüman’ı, her türlü siyasî, fikrî kavrama İslam’ın kıstasıyla bakmak yerine, İslam’a İslamdışı dünya görüşlerinin kıstasıyla bakmaya alıştırılmıştır.”

Ne yazık ki algılarımızı bu minvalde çalıştırdığımız bir gerçek. Bugün hangi birimiz bir işi yaparken önceliği “Allah rızasına” veriyor tartışılır. “İhlâs” hala yaşam literatürümüzde asıl manasıyla korunuyor mu, yine bir tartışma konusu. Çuvaldızı kendimize batırırken, düşünmeliyiz: Niçin zamanın âlimi 21. Lem’a’yı (İhlâs Risalesi) en azından 15 günde bir okumamızı ısrarla tavsiye eder?

Dünyevileşme hastalığından ihlâs reçetesi ile kurtulacağımızdan olabilir mi?

Cevabı size bırakıyorum.

30.Kasım. 2011 Yeni Asya Gazetesi  



[1] Ortaya Karışık, Bir Kitap Bir Balta.

23 Kasım 2011 Çarşamba

MUTFAKTA ONTOLOJİK BAHİSLER


Bir yandan kakaolu pudingi karıştırırken lezzetli olması için dualar okuyup üflüyor, bir yandan düşünüyordum çarçabuk geçen hayatımı. Belki birkaç saat öncesi yaşadıklarım belki aylar evvelinden çıkagelen bir hatıra. Ve çok uzaklardan gelip çok uzaklara giden tahayyüller, tasavvurlar.

Biz kadınların, kendimizle baş başa kaldığı en özel mekânlardan biridir mutfak. Sair zamanlarda hayatın meşgaleleriyle savrulup giderken, mutfağa adım attığımız lahzada iç muhasebe mekanizmamız devreye girer. Günü ne şekilde geçirdiğimizden tutun da insan ilişkilerinin detaylı bir incelemesini yapana kadar… Bazen geleceğimizi şekillendirir, bazen geçmişi değiştirmek için çabalar dururuz.


Her şey göğsümüzde bir hazine gibi saklı duran o yerde biter. Hani şairin en veciz ifadelerle betimlediği.


“Gönül dertmekân delim delim deliresi.”[1]


Sahi şair ne güzel anlatmış; yüreğe, sevgiye, hürriyete, savaşa ve ölüme dair hissettiklerini. Okuduğum pek çok satır ruhumu ayaklandırıyor ve pudingi karıştırmaya devam ederken dualarıma, Attila İlhan’ın “Duvar” isimli kitabının şiirlerinden dizeler karışıyor:


“İnsan bir düşünse ne çok şey bulabilir/ hatırlamak gülmek ve ağlamak için/ arzularımız nereye sürüklüyor bizi/ neredeydik hangi rüzgâra karıştık/ ve şimdi ne tür manzaralar çekiyor/ karanlıklar içinde açılmış gözlerimizi.”


Ah bir düşünebilsek, hakikaten ne çok şey bulacağız be şair! Yüzyıllardır dinin ve ontolojinin sorduğu o dört suale cevap arasak, kim bilir nasıl değişecek hayatımız.[2] En başta, bir robottan farksız, alışagelmiş bir şekilde yaptığımız yüzlerce eylem anlam kazanacak, hayat bulacak. Başrolünü oynadığımız yaşam kıymetlenecek, ebedileşme yolunda ilerleyecek. Var mı daha ötesi?


Lakin bugünün insanı, yani bizler, düşünmeye vakit ayıramıyoruz bir türlü. Süs bitkisiymiş gibi her odaya itinayla yerleştirdiğimiz televizyonlar, başından hiç kalkamadığımız bilgisayarlar, elimizden düşmeyen telefonlar ve dış seslere kapadığımız kulaklıklarımızla tarifi zor bir yalnızlığa sürükleniyoruz.


Kendimizi sürekli bir meşgule alma durumu!


Dışarıdan bakana verdiğimiz mesaj: Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz. Dıt dıt dııt dıııt. Dıt dııt…


Sonra da kalkıp yalnızlaşan bireyin sosyal algıları ve küreselleşen dünyanın metaforları konuları üzerine bir yığın söylevler verip/dinleyip cık cık cık’lar sarf ediyoruz. Nedenler sıralanırken bir bir; can sıkıntısı, tatminsizlik, beğenmezlik gibi, asıl noktayı kaçırıyoruz.

Evet, meselenin aslı tefekkürü ihmal edişimizdir.
Unuttuk, Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku... Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var!, çağrısının ne manaya geldiğini.[3] Unuttuk, Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine, emriyle nazarlarımızı kâinata çevirmeyi.[4]

Dibine tutmaya ramak kala ocaktan indirdiğim pudingi kâselere boşaltırken söyleniyorum:

“Ah, nasıl bir unutkanlık hastalığına ve düşünce tembelliğine tutulmuşuz!”

Kâseleri buzdolabına yerleştirip, mutfağın ışığını kapatıyorum. Mutfak, havada asılı duran milyonlarca düşünceyle yapayalnız kalıyor.




[1] Attila İlhan, Diliyâr.
[2] Dört sual: Ben kimim?, Nereden geliyorum?, Buradaki görevim nedir?, Nereye gidiyorum?
[3] Sözler, 687.
[4] Rum süresi, 50.


23.Kasım.2011 Yeni Asya Gazetesi Kumbaramdaki Kelimeler 

20 Kasım 2011 Pazar

İLİM YOLCULARI



Çöl, en sevdiği sarı elbisesinin ceplerini tersyüz etmiş, içine kaçan kum tanelerini itinayla silkelerken, batan güneşin ardından gelen soğuğu istemeyerek karşılıyordu. Hava sıcaklığının kâh artıp kâh azalması onu sarhoş etmişti. Kırgınlık vardı üstünde. Omzu, boynu, beli tutulmuş, rahat hareket edemiyordu.
Son kum tanesini de çıkardığı cebini yokladı. Temizdi. Rahat bir soluk alarak her zamanki yerine uzandı. Az sonra rüzgâr gelip tepelerinde gezinmeye başladığında hafiften gıdıklanır gibi olduysa da bastıran uykunun ağırlığına dayanamayarak gözlerini kapattı. Rüyaya dalmadan evvel kutup yıldızının heyecanla ona el salladığını hayal meyal gördü.
*
“Yolu yarıladık sayılır.”
“Eh. On üç gündür yollardayız. Az kaldı.”
Çöl, boğazında bir yanmayla uyandığında bu konuşmaları işitti. İki adam ateş yakmış, ısınmaya çalışıyordu. Alevlerin yüzünü aydınlattığı adamlardan biri gümrah kaşlarını çatmış, düşünüyordu. Onun elinde parşömenler olduğunu fark etti çöl. Merakla kum tanelerinden birkaçını yolladı. Okumaya dalan adam rüzgârın taşıdığı taneleri elinin tersiyle yere itti. Neye uğradığını şaşıran kum taneleri Allahtan birkaç saniyede yazıları okumuş, yeteri kadar bilgi sahibi olmuşlardı. Koşa koşa geldiler, çölün kulağına eğildiler:
“Ehl-i tahkik. Hadis yolcularından.”
Çöl anlamamıştı, nasıl yani dercesine baktı.
“Hz. Muhammed’e (asm) isnat edilen yığınla söz var. Bazısı ona ait, bazısı değil. Sahihleri de var yalan olanı da. İşte bu zat ve bunun gibi pek çok hadis âlimi, rivayetlerin doğruluğunu öğrenmek için uzun günler süren seyahatlere çıkıyor. Mekke’den gelen zatlar Mısır, Yemen ve Suriye’deki ravileri arayıp buluyor.”
“Ya sonra?” diye merakla sordu çöl. Onların anlattıklarını ilgiyle dinliyordu.
“Sonra… Hakkında araştırma yaptığı hadisi ravisine okuyup, gül yüzlü Efendimiz’den (asm) bizzat işitip işitmediğini sual ediyor. Cevabını öğrenip gerisin geriye dönüyor. Çalışmalarına devam etmek üzere.”
“Bunca meşakkate kolaylıkla katlanabilmelerinin sırrı nedir?”
Kum tanesi bilgiç bilgiç cevapladı:
“Çünkü Hz. Peygamber’den (asm) işittikleri bir müjde var. ‘Evinden kim ilim için yolculuğa çıkarsa melekler hoşnut olarak ona kanatlarını serer ve Allah onun yolunu cennete çıkarır.’””
Onlar konuşadursun ağaran günle beraber toparlandı iki yolcu. Develerine binip ağır ağır uzaklaştılar. Ta küçük bir nokta haline gelinceye kadar meleklerin onlara kanat serdiğini gördü çöl.
Gördüklerini ise asla unutmadı.

19.11.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki

18 Kasım 2011 Cuma

2. kitap 2. baskı



"Hz. Aişe'nin İzinde", benim 2. kitabım.
2010 yılında yayınlanmıştı Yeni Asya Neşriyat tarafından.
Özelde 12-14 yaş çocuklarına genelde ise anne-babaları için hazırlamış olduğum bu kitapta amaç İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in (asm) eşi Hz. Aişe'yi tanıtmak, anlatmak ve sevdirmek.
Resimlerle süslediğimiz, bulmacalarla pekiştirdiğimiz hikayede Ayşe adaşı Hz. Aişe'yi tanıma yolculuğuna çıkıyor; yine bir kitap ile...
*
Onca sözden sonra sadede geçecek olursak...
"Hz. Aişe'nin İzinde" bugün 2. baskıya gidiyor.
öğle vakti genel yayın müdürü arayıp haberi verdiğinde mutluluktan uçacak gibi oldum.
zira bugünlerde kendimi ruhen pek iyi hissetmiyordum ki...
bu güzel haber geldi.
her hal ve durumda beni koruyan, gözeten Rabbime hamd olsun.
*
bu arada Cuma'nız mübarek olsun.
selametle kalın.


SF


17 Kasım 2011 Perşembe

Hayatın içinden - Bursa



Merhabalar,
bu sıralar fotoğrafla hemhal olmuş bendenizin facebookta fotoğraf sayfası açtığını daha önce haber vermiştim.
birkaç gün evvel can sıkıntısıyla kendimi Bursa'ya attım.
ve heybemde pek çok fotoğrafla geri döndüm.
az birazını paylaştığım sayfama buradan ulaşabilirsiniz.
yalnız fotoğrafları görebilmeniz için facebook hesabınızın açık olması gerekiyor.
sevgiyle kalın.


SF

Haftanın müziği- Apocalyptica-Ruska



müthiş!
her dinleyişimde çok farklı hissediyorum.
ve tanıdık geliyor; ama bir türlü çıkaramıyorum.
iyi dinlemeler...

16 Kasım 2011 Çarşamba

Çiçeği burnunda bir yazarın yaşadıkları



Adımın yanına “yazar” kimliğinin eklendiği o günden bu güne değişik sohbetlerin ortasında ansızın buluyorum kendimi. Aslında bu sohbetler direk yazmak fiiline atıfta bulunmak üzere şekilleniyor desem daha doğru olur.

İlk kategoride “Ben de yazıyorum.” sözünü söyleyerek yaklaşanlar var. Cümlenin psikolojisi sahibinin niyetini fısıldamakta: Ruhdaşlık kurmak. Yazılarını okuduğu, hayranı olduğu, belki de içten içe kıskandığı yazar kişisiyle ortak bir sohbet dili geliştirebilmek. Kendi zihninde tasavvur ettiği farklı dünyaların insanıyız algısını, bu sözün minvalinde değiştirebilmek. Hasılı, biz aynı dünyanın insanıyız imajını vererek köprü kurma çabasıdır kısacık tümcenin anlattığı.

İkinci kategoride “Yazılarınızın sırrı nedir?” sualine iştahla cevap arayanlar gelir. Malum, sır herkesçe bilinir olsaydı yazdığının veya yaşadığının diğer insanlar nezdinde bir anlamı olmazdı. Lakin soruyu soranlar, her yazarın sırrının göreceli bir tanım kazanıyor olduğunu da anlamazdan hatta bilmezden geliyorlar. Aslında sırrı elde ettiklerinde, o sırrın aynı etkiyi gösterip göstermeyeceği de muammanın ta kendisidir. Adı üstünde; sır, döngüsel bir eylemden ibarettir.

Üçüncü kategoride ise saf niyet ve öğrenme arzusuyla “Nasıl güzel yazı yazarım?” sorusunu yöneltenler yer alır. Samimâne tavır ve ilgi dolu bakışları hakiki talebe olduklarının göstergesi. Elbet uzun bir cevabı hak ediyorlar. Bu yolda atılacak ilk adım çokça okumakla başlar, derim. Ancak “nasıl” bir okuma olduğu önemlidir. Her yazarı okuyup, üslubunu tanımak ve ardından mukayeseler yapmak işin temelini oluşturur. Mukayeseli okumalar hem zihni hem ruhî anlamda mertebeler kazandırır insana. Bu yüzden bu noktayı ihmal etmemek gerek.

İlla ki edebiyatın tüm ürünlerini takip etmeli. Şiir, hikâye, deneme, roman ve anlatılardan bolca beslenmeli, ruh ve anlam dünyamızı zenginleştirmeliyiz.

Ve çokça yazmalı. Harflere motifler giydirip kelimeleri nakışlarla süslemeli. Cümleleri yeni baştan kurmalı; en güzelini bulasıya kadar. Yazı; zevkle, sabırla, özveriyle yazıldığından sarsmalı okuyucuları. Hem yazanın hem okuyanın ruhunda bir yol bulmalı.

Bilirim, zikrettiklerimizi fiiliyata dökmek kolay değil. Fakat unutmamalı; hepsi mümkün şeylerdir.

Dördüncü kategoride yazarlığın ne menem bir şey olduğunu anlamayanlar çıkar karşıma. Üniversitedeyken aynı evi paylaştığım bir arkadaşımı vakitlerden bir vakit  ziyarete gitmiştim. Kitabımı imzalayıp kendisine takdim ettiğimde, arkadaşım gururla, annesine beni gösterip:

“Bak anne, bu kitabı arkadaşım yazdı.” demişti.

Annesinin gözlerinden taşan merak soru olarak doğmakta gecikmedi:

“Kızım, sen ne olmak istiyorsun?”

Absürtmüş gibi görünen bu sual gizli ve derin bir hakikati taşıyordu mahiyetinde. Kendimizi muhasebeye çekmek için bazen bu türden sorulara ihtiyacımız vardır.

Beşinci kategoride yazarın hikayelerini onun hayatından enstantaneler olarak kabul edenler bulunur. Mesela yeri gelir bazı öykülerimde etkili olması için “ben dili”ni kullanırım. Yazı yayınlandığı andan itibaren öyküde geçen olaylar başımdan geçmiş gibi algılanır ve envai çeşit tepkiler gelir. Önce şaşkınlıkla sonra tebessümle karşılarım. Varsın hikâye okuyucunun zihninde böylece hayat bulsun.

Ve bu kategoriler uzar gider. Her biri başka bir insan tipolojisinin özellikleriyle ve hayalleriyle beraber.

 16.11.2011 Yeni Asya Gazetesi





9 Kasım 2011 Çarşamba

Bir diriliş sembolü: Yağmur


Gök kapıları cömertçe açılır ve ilk damla düşer toprağa. Beklenen an gelmiştir. Ne zamandır toprak suya, su toprağa hasret beklemededir. Kâh görünüp kâh kaybolan bulutlar nihayet yağmuru gönderir yeryüzüne; Rabbinin izniyle.
Meleklerin nezaretinde kavuşur yağmur tabiata. Çiçeklere, meyvelere, ağaç sırtlarına konar usulca. Kuşların kanatlarına, kedilerin bıyıklarına, aslanların yelelerine dokunur. Kendisini karşılamak üzere el açmış bir çocuğun avuçlarına, saçlarına, yanaklarına uzanır. Nihayet rahmet herkese ulaştığında büyük buluşma gerçekleşir.
Hani, yine böylesi büyük buluşmanın gerçekleştiği bir gündü. Hz. Enes, Peygamberimiz (asm) ile bir yere gidiyordu. Üzerlerine yağan yağmuru görünce Efendimiz, elbisesinin bir bölümünü açmış, bedenine isabet etmişti damlalar.
“Niçin böyle yaptın ey Allah’ın Rasulü?” diye sorduklarında, Peygamber şöyle cevaplamıştı meraklı bakışları:
“O Rabbinden yeni geliyor.”

*
İlginçtir, her yıl gökyüzüne buharlaşan ve tekrar yeryüzüne yağmur olarak düşen su miktarı sabittir: 16 milyon ton. Bu değişmez miktar, Kuran’ı Kerim’de şöyle bildirilir:
“O Allah ki gökten bir ölçü ile su indirir.” (Zuhruf Suresi, 11)”
Daha da ilginç olanı, buharlaşan suyun %90'ından fazlası tuzlu suya sahip okyanuslardan, denizlerdendir. Oysa göklerden gelen su ne tuzludur ne kirlidir; saf ve temizdir.
Belki de bundandır yağmurla arındırılma isteğimiz. Onun safiyetini bilen ruh, yıkanan çatıları, yolları, sokakları izlerken kendisi de nasiplenmek ister bu temizlik işleminden. Rahmetle kucaklaşmak, Rabbinden henüz gelen misafirle sarmaş dolaş olmak arzusunu başka nasıl açıklayabiliriz? Ya şarkılara dahi konu olmasını?
“Dışarıda yağmur yağıyor/Gitme vakti benim için/Biraz yürürsem altında/Belki yıkanır içim”*
*
Eski insanlar ne vakit yağmur inse yeryüzüne, “rahmet yağıyor” derler. Niçinini hep merak etmişimdir. Başka bir isim değil de rahmet denmesinin hikmeti ne olabilirdi? Bediüzzaman bu soruya bakınız ne cevap verir:
“Çünkü çok âsâr-ı rahmet ve faydaları tazammun ettiğinden, güyâ yağmur şeklinde rahmet tecessüm etmiş, takattur etmiş, katre katre geliyor.”
Yağmurun, bir diriliş sembolü olduğunu; Hayy, Kuddüs, Hakim, Rahman, Rahim ve daha birçok ismi tecelli ettiğini anlıyoruz bu söz ile.
*  
Rahmetin en latif ânlarından biri, pencereye vurduğu vakittir. Şıp şıp vuran damlaların orkestrası eşliğinde kâinatın en muhteşem senfonilerinden biri işitilmektedir. Bu sesin refakatliğinde kitap okumak, yemek yapmak, örgü örmek ve benim şu lahzada yaptığım gibi yazı yazmak kadar güzel bir şey yoktur. Şair bu anı, ne güzel betimler:
Küçük, muttarid, muhteriz darbeler/Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz/Olur dembedem nevha-ger, nağme-saz/Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz/Küçük, muttarid, muhteriz darbeler.”**
*
Ve bayramlarda yağan yağmurlar… Mevsim ne olursa olsun; yaz, kış demeksizin bir hediye-i Rabbaniye olarak gönderilen damlalar, rahmetin en âlâ göstergesi olarak hakkıyla vazifesini görmekte, bizlere her daim diriliş ümidini aşılamaktadır.
Yağmur ve ümit kadar yan yana güzel duran başka sözcük var mı dilimizde?

 Dipnotlar: 
*Yüksek Sadakat, Yağmur
*Tevfik Fikret, Yağmur

09.11.2011 Yeni Asya Gazetesi  

Yeni Fotoğraflar

İstanbul'da bir bayram objektifime düşenler için buraya tıklayabilirsiniz.
hayırlı bayramlar efendim...;)

2 Kasım 2011 Çarşamba

Allah'ım başıboş bırakma bizi


Cümle ufku saran sis bulutlarının altında el feneri yardımıyla yol bulmaya çalışan ruhlar gibiyiz bugünlerde.


Bazılarımız sağa sola çarpıyor, bazılarımız da düşmeksizin güç belâ ilerleyebiliyor. Memleket nezdinde üst üste yaşadığımız her olay hüzünlere gark etse de bizi, tefekkürü, hayatı anlamlandırma metodu olarak kullananlar ibret ve hikmet perdesini kolayca aralayabiliyor. Bu sayede hadiselerin zahirî ve batınî yönünü keşfederek geniş bir çerçeveden değerlendiriyorlar yaşananları. Elbet kendilerine de pay çıkararak. Çünkü biliyorlar: “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak Bize döndürüleceksiniz” âyetinin sırrı pek çok mesaj taşıyor.1

Kadına yönelik şiddet, terör, deprem, tecavüz kelimeleri lügatlerimizden çıkmıyor hiç. Medya adeta bu mevzulara kilitlenmiş. Başka bir şey söylemeksizin hep aynı teraneyi sayıklıyor. Lâkin bu olumsuz şartların iyileşmesine yardımcı olmaktan öte yangına körükle gidiyor her seferinde. Meselâ şiddetin ne menem bir şey olduğunu anlatma görevini üstlenmişçesine alenen ortaya döküyor çarpıcı, hırpalayıcı fotoğrafları. Bakıyoruz irkilerek, sinirlenerek, yüreğimiz daralarak. İkinci bakışta sadece garipsiyoruz. Üçüncüsünde alışıyoruz, normal buluyoruz. Dördüncüsünde duyarsızlaşıyoruz. Gittikçe insanlığımızdan uzaklaşıyoruz.

Ya Van depremi? Tek yürek olup can kurtarmaya, yardım taşımaya giden yüzlerce insanın varlığını görüp sevinirken, histeri nöbetine tutulmuş öfkeyle sayıp söven diğer güruhu görünce sizin de tebessümünüz donup kaldı mı yüzünüzde? Sosyal medyada yazılanları okudukça nefretin sadece sözlüklerde yer almadığını, aramızda canlı bomba olarak her an dolaştığını fark ettim ben. İnfilâk etmesi an meselesi. 

Korkunç! Konuşamazsınız ya bazen. Tek kelimeyle anlatmak istersiniz içinizdekileri. Bir şey söyleyip susar kalırsınız. İşte ben de gördükçe, duydukça “korkunç” diyebildim sadece.

İnsanlığını kaybetmek, merhametini yitirmek ile alâkalı. Ve merhameti kaybeden Allah’ın rahmetinden yoksun kalma durumu ile karşı karşıya. Hatırlayalım Allah Resûlü’nün o sözünü: “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” Ve ekler akabinde Peygamberimiz (asm): “Allah kalbinizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim?” 2

Şimdi onca kelâmdan sonra susmak ve şairin mısralarına sığınarak duâ etmek düşer bana:

“Allahım/Yol boyunca/Bırakma elimi/Düşerim sonra/Allahım/O güzeller güzeli/Hangi iyilik diledi Senden/Dilerim ben de öylelerini/ Allahım/Peygamber Efendimiz/Hangi şerlerden sığındıysa sana/Upuzak tut benden de onları/Allahım/Yol boyunca/Tarih boyunca/Başıboş bırakma bizi… ”  3

Dipnotlar:
1- Enbiya Sûresi 35.
2- Buhari, Edeb 18; Müslim, Fedail 65, (2318).
3- Cahit Zarifoğlu.

2.11.2011 Yeni Asya Gazetesi 

30 Ekim 2011 Pazar

Seslerin Önemi

seslerin ne kadar önemli olduğunu çok güzel anlatmışlar.
acayip keyif aldım izlerken.
iyi izlemeler...;)

29 Ekim 2011 Cumartesi

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun


Tepiniyorlar, hiç durmaksızın tepiniyorlar. Bulutlu bir Ekim sabahında doluştukları bahçede kalın topuklarıyla ezip geçiyorlar beni.

Acıdan yüzümü buruşturduğum halde kimse farkında değil varlığımın. Tüm ağırlıklarını hissettirmek istercesine raks ediyor, alabora olmuş bir gemi misali ileri geri hareket ediyorlar. Gittikçe artan bir hızla. Oysa kuşlar bile korkar üzerimde gezinirken; beni incitmemek için yumuşak adımlar atarken düşecek gibidirler. Gagalarını uzatıp selam verdiklerinde dünyanın en mutlu varlığı kesilirim. Çünkü uzandığım mahalden bakmaya doyamadığım gökyüzünün haberlerini getirirler. Oysa bu kızlar… Ah bu yeniyetme hayat acemileri… Uykusundan korkuyla uyanmış bir çocuğun çığlıklarına benzer kahkahalarıyla kadın gibiler. Fakat yaşları pek küçük; on altı, on yedi. Çocuk bunlar, diyorum. Bana karşı çıkarcasına gülüşlerinin dozu yükseliyor ve bu yükselişle beraber kulaklarım uğulduyor. Ah, bir de tepinip durmasalar. Yeri yani beni inletircesine bastıra bastıra oynamasalar. Sanki dayak yemişim. Yüzüm gözüm yara içinde. Burnumdan akan kan dudaklarımı ıslatıyor. Canım sıkılıyor.

Aslında canımı sıkan kan değil. Başka şeyler var… Telleri neredeyse gök kapılarına uzanacak şu hapishane yok mu? Evet, tam karşımdaki o menhus bina. Bir gölgeyi anımsatıyor değil mi? Duvarları buram buram zulüm, kahır kokuyor. Adalet sağlamak üzere diktiğini iddia etse de insanlar, inanmıyorum. Yoksa niçin masumları da barındırırdı koynunda. Bana bakıp, şaşırıyor, dudaklarınızı büküyorsunuz. Buradan sizi izliyor ve düzen dediğiniz o karman çorman şeye hayretle bakıyorum. Kafam karışıyor. Karışıklığı çözmek isterken daha da batıyor gibiyim. Daha doğrusu ‘gibiydim’. Ta ki o sesi duyana kadar:

“Beşer zulmeder, kader adalet eder.”

İşte anlamlı bir cümle, diye heyecanla bağırdım. Sonra sesin geldiği yana baktım. Taş binanın soldan üçüncü penceresinde sarığıyla oturan zatı fark ettim. Yeni gelmiş olmalıydı. Öyle ya ilk defa görüyordum. O andan itibaren tek işim onu izlemek oldu. Her daim dudakları kıpır kıpır. Hep duada. Bazı vakitler onu kederden bir ummanın içinde yüzerken görüyorum. İşte şimdi olduğu gibi. Gözleri dolu dolu. Ha ağladı ha ağlayacak. Üstümde tepinip duran mektepli kızlar koro halinde şarkı söylüyor. O lâhzada ağlamaya başlıyor. Öyle ki ağlayışını duyanlar yanına gelip, merakla soruyorlar. Güçlükle verdiği cevabı işitiyorum:

“Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.”

O, şefkatinden başkaları için gözyaşı dökerken kızlar uygun adım marş, komutuyla ilerliyor. Mektep müdürü kürsüye sert adımlarla çıkarken bir kez daha eziliyor ve acıyla inliyorum. Mikrofondan müdürün tok sesi duyuluyor:

“Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!”

29.10.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki - Cumartesi hikayeleri 

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...