9 Aralık 2010 Perşembe

İletişim Nedir?

Profesör, kendine merakla çevrilmiş, sayısı yüzü aşkın öğrencisine yorgunlukla baktı. Herbiri gençliğin verdiği enerjiyle kıpır kıpır; hayatın zorluklarından habersiz ve bîhuş idiler. Sorumlulukları sadece ders çalışmak ve ailelerinin gönderdiği parayla ay sonuna kadar geçinmekten ibaretti. Kendi öğrencilik yıllarına gitti bir anda aklı. Onların yerinde olmayı sahip olduğu her şeyden çok istiyordu şimdilerde. Hafifçe öksürdükten sonra sırtını dikleştirdi ve dersine başlamak için ilk soruyu sordu:
“İletişim nedir?”
Her vakit öğrencilerin alay konusu olan, hocaların ise vazgeçilmezi gözlüklü inek öğrencilerden biri söz aldı.
“İletişim, ferdin toplumsallaşmasını sağlayan bir süreçtir. Dolayısıyla iletişim toplumsal bir olgudur. Sözgelimi iletişim bir yandan toplumsal ilişkiler tarafından belirlenirken diğer yandan da toplumsal ilişkileri etkilemektedir.”
Öğrenci sözünü bitirdikten sonra emin ve kibirli bir ifadeyle baktı. Övgü ve tasdik beklediği her halinden belli oluyordu. Profesör, dilinin ucuyla yarım yamalak teşekkür etti, sınıfa döndü:
“Ezberlenmiş kör tanımları istemiyorum. Var mı başka fikri olan?”
Kimseden çıt çıkmıyor, herkes sessiz sedasız oturuyordu. Derse katılım olmadığını gören profesör sinirlendi. Sınıfı azarlamak için tam ağzını açacakken kapı çaldı. Rengârenk maşlahtan bir şalı boynuna dolamış, minyon bir kız girdi içeri. Hızla arka sıralara doğru yol aldı.
Profesör, dersine geç kalan bu haddini bilmez öğrenciyi gözleriyle takip etti. Bulduğu en yakın boş sıraya oturan kıza soluk aldırmadan sorusunu yöneltti.
“Söyle bakalım, sence iletişim nedir?”
Bir anda bütün başlar şallı kıza döndü. Herkes tecessüs ve ilgiyle onu izliyordu. Kız konuşmaya başladı.
“Geçen gün, İstanbul’un en kalabalık meydanlarının birinde bir banka oturmuş, etrafı izliyordum. Benim yaşlarımda bir grup gencin az önümde hararetli bir sohbet ettiğini gördüm. Yalnız bir özellik vardı onları herkesten farklı kılan; işaret diliyle ve gözleriyle konuşup anlaşıyorlardı. Mütebessim çehreleri, neşe ve can fışkıran jest ve mimikleri büyüledi beni. Adeta sessiz kahkahalarını işitebiliyordum. Bir an onların yerinde olmayı arzuladım; çünkü kurdukları iletişim sağlam ve imrendiriciydi. En önemlisi de mutluydular. Diyeceğim o ki, iletişim salt dil ile sağlanan, kelimelere dökülen bir süreç değildir hocam. Yüreklerden kurulan bir köprüde güvenle ilerleyebilmektir karşındakine doğru.”
Profesör, bir türlü iletişim kuramadığı, problemler yığını olarak nitelediği on beş yaşındaki oğlunu, son günlerde daha sık kavga eder olduğu karısını, “iyi akşamlar”dan öteye gitmeyen komşuluklarını, azarladığı öğrencilerini, yıllardır ziyaretine gitmediği dili duâlı ihtiyar validesini, muhabbetinden vazgeçtiği dostlarını düşündü. Ve tabi ki kendini…
“Ders bitmiştir. Haftaya görüşmek üzere…”
Ceketini ve kitaplarını alıp sınıftan çıktı. Öğrenciler arkasından şaşkınlıkla bakakaldılar; oysa dersin bitmesine daha bir saat vardı.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Kördüğüm

Akşam, bütün yorgunluğuyla çökerken omuzlarıma, boyun eğmedim ona. Bütün gücümü toplayarak gazete yazısını yazmak üzere bilgisayarın başına geçtim. Bir köşeye çekildiğimi gören ev arkadaşlarımdan biri sordu:
“Ne yazıyorsun?”
“Söylemem.” dedim muzırca. “Yayınlanınca okursun.”
“Aşktan bahsetmezsen okumam.”
İlkin bu açık tehdit karşısında ne diyeceğimi bilemedim. Bir yazarın en büyük korkularından biridir okunmamak, başka yüreklere, zihinlere ulaşamamak… Varoluş amacının korkunç bir vartaya yakalanmasıdır. Hatta anlam kaybına uğramasıdır da diyebiliriz.
Peki, ya aşkı anlatmak… Dik bir yamaçta küçük adımlarla tıknefes yol almaya benziyordu. Şairler onu anlatmak için türlü dili dökerken bana ne oluyordu! Hemen birkaç dizenin neftî gölgesine sığındım kelimelerden medet umarak. Yeniden var oluştur ya da bir başka türlü oluştur bu/ Nice aldanmalardan sonra bir aşka dönüştür bu.*
Yunus Emre’nin anlattığı gibi nereye girerse girsin kimyasını mı değiştirir ol kimsenin/nesnenin? Dağa düşer kül eyler/Gönüllere yol eyler/Sultanları kul eyler/Hikmetli nesnedir aşk.
Aşk, yani aşırı sevgi, bağlılık, sevda deyince benim aklıma Sevgililerin sevgilisi Hz. Muhammed (asm) ile el üstünde tuttuğu eşi Hz. Aişe’nin arasında geçen diyalog gelir. Bir lahzada rivayet temsile dönüşüverir zihnimde.
Menevişli ışıkların küçücük hanelerini aydınlattığı bir vakitte, Hz. Aişe merakını yenemeyip aylardır zihnini meşgul eden suali sorar sevdiğine.
“Ya Resulallah! Beni seviyor musun?”
“Evet, ey Aişe, seni seviyorum.”
Kadın fıtratı gelen cevapla yetinmez elbette. Teyit maksadında bir sual daha gönderir eşine.
“Peki, beni nasıl seviyorsun?”
“Kördüğüm gibi.”
Sevginin böylesi güzel ifadelendirilişi büyüler Aişe’yi. Nihayetinde bilir ki, kördüğüm çözülmesi imkânsız, sağlam mı sağlam, ilmeksiz bir düğümdür. Ne dışarıdan ne içeriden bir müdahale onu açar, bozar, yıpratır, yok eder.
O, ne vakit derhatır etmek istese sevildiğini, heyecan ve korkuyla sorardı aynı suali.
“Ey Allah’ın Resulü! Kördüğüm ne âlemde?”
“İlk günkü gibi…”
İşte sevgide bağlılığın, tazeliğin ve güvenin böylesine kuvvetli olduğu bir başka örnek yoktur benim zihnimde. Ötesi hep hikâye…

*Ümit Yaşar Oğuzcan

30.Kasım.2010 Yeni Asya Gazetesi

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar