5 Kasım 2010 Cuma

Geçim Sıkıntısı

                                                                     15 Şevval, Hicretin 19. Senesi, Şam
Avluda oturmuş, sokaktan geçenleri izliyor, yazdan kalan güneşin son kırıntılarını topluyorum. Şam’ın soğukları bir başka oluyor; iliklerime kadar üşüyorum bu şehirde. Kat kat giyinsem de, yünlü elbiselere bürünsem de fayda vermiyor hiçbiri.
Üst katta oturan komşum, sırtında hamal semeresi ağır aksak merdivenlerden indi; selâm vererek yanıma geldi. Hoşbeş ettik, çocuklarını anlattı, eşinin hastalığından bahsetti. Bakmakla yükümlü olduğu altı küçük çocuğu var. Her biri zayıf, çelimsiz ve hasta… Zaten kıt kanaat geçinebilen komşum, hasta eşini tabibe götürmek için elinden geleni yapıyor; hamallıktan artakalan vakitlerde Şam tarlalarında gündelik işçi olarak çalışıyor.
Dönüp kendime baktım; yeni, şık ve güzel kumaşlardan yapılmış elbiselerin içinde keyif sürüyordum, adamcağıza döndüm; neredeyse yamanmamış bir yer yoktu kıyafetinde. Bir deri bir kemik kalmış, hamal semerinin altında ezilmiş böcek gibiydi.
Adamın fukaralığına ve talihsizliğine çok üzülmüştüm. Onu teselli etmek, sıkıntısını paylaşmak istedim. Ancak, hiçbir şey diyemiyor, sus pus oturuyor ve aval aval yüzüne bakıyordum.
Komşum, daha fazla oyalanmak istemeyerek bana selâm verdi, gitti. Arkasından öylece şaşakaldım. Resulullah’ın (asm) sözü kulaklarımda uğulduyordu: ‘Komşusu açken, tok yatan bizden değildir.’ 1 Düşünceler beynimi kemiriyor, bir şeyler yapmam gerektiğini kendi kendime tekrarlıyordum.
Güneşin batmasına az bir vakit kalmıştı… Bir gün lazım olur diyerek sakladığım dirhemlerden yanıma alıp, alelacele çarşıya gittim. Un, şeker, buğday, yağ ve meyve, sebze satın aldıktan sonra sür'atle eve döndüm. Komşumun evine henüz dönmediğini avluda oynayan en küçük çocuğundan öğrendim. Usulcacık adımlarla onların katına çıktım. Kimsenin beni görmediğine emin olduktan sonra aldıklarımı kapısına bırakır bırakmaz evime koştum.
Çok geçmeden, yukarıdan neşeli sesler gelmeye başladı. Çocuklar evin içinde koşuşturuyor, sevinçle babalarına bağırıyorlardı.
“Bak baba, üzüm de var. Ne çok severim ben üzümü…”
“Taptaze domatesler bunlar, nereden buldun baba?”
“Bize hurmalı çörek yapar mısın anneciğim?”
Şen şakrak sesleri adeta huzurla söylenen bir şarkıyı hatırlatıyordu. Zavallı yavrucaklar, nasıl da sevinmişti. Mest olmuş seslerini duya duya uykuya dalmışım.
Sabahleyin, evden çıkarken kapıda komşumla karşılaştık. Yüzüne renk gelmiş, küçük bir tebessüm dudağının kenarına yerleşmişti. Selâmlaştıktan sonra, dünkü suskunluğuma inat ona bir müjde verdim.
“‘Günahlardan öyleleri vardır ki, ne namaz ne oruç ne hac ve ne de umre onlara kefaret olur. Bunları ancak geçim yolunda çekilen sıkıntı affettirir.’ 2 Sen sen ol, Efendimizin(asm) bu sözünü unutma, kendine ve çocuklarına acımak yerine, haline şükret. Şükret ki, bu sözün sırrına mazhar olasın.”
Omuzlarına dikleştirdi, çevik bir hareketle hamal semerini sırtına atıverdi. Rızık arayışına tevekkül, azim ve sabır katarak yürüdü, yürüdü.

Dipnot:
1. Buhari, Edebü’l-Müfred, 52.
2. Ebu Nuaym’ın Hilyesinden…

Hiç yorum yok:

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...