26 Kasım 2010 Cuma

25. Saat

Yeni bir yıl, yeni bir dönem derken yeni bir öğrenci evinin müdavimi oldum bu yıl da. Serde öğrencilik var, hâlâ devam ediyor. Yalnız üzerime düşen sorumluluklar daha bir ağırlığını arttırıyor; farkındayım. Bu yüzden hayat gittikçe yoruyor; ancak gençliğin verdiği enerjiyle sabırlıyım.
Bilirsiniz, haliyle öğrenci evlerinin eksiği pek çoktur, lüksü yoktur. Biz de yeni evimize taşınınca baktık ki, muasır medeniyetin ihtiyaç olarak addettiği pek çok şey vazgeçilmezimiz olmuş. Bulaşık makinemiz yok; çamaşır makinemiz çalışmıyor; elektrikli süpürge bir türlü çekmiyor, halıları temizlemiyor; ütümüzün ısısı çok düşük, kumaştaki kırışıklıkları gidermiyor, saç kurutma makinemizi evde unutmuşuz… Ve sair derken örnekleri çoğaltmak mümkün…
Sadece birkaç yüzyıl öncesini derhatır ettim; Sanayi Devrimi’nden önce kadınlar ne yapıyordu? Yaz kış, yağmur çamur, kar dolu demeden derelerde tokaçlarla yıkadıkları çamaşır şenliklerinden bugüne ne kalmıştı? Ya çeşmelerden taşınan suların küçüklü büyüklü leğenlerde biriktirilmesiyle uzun ve yorucu zahmetler eşliğinde yıkanan tabak çanaklar… Kömürlü ütülerin zorluğunda hummalı ütü faaliyetleri… Çalı süpürgeleriyle temizlenen evler, avlular… Hepsi ne kadar da uzak geliyor. Birçoğunu romanlardan, filmlerden ve anneannemin hatıralarından biliyorum, şahit olmak nasip olmadı. Peki ya size?
Ben şimdi imkânsızlıklar dolayısıyla bir kazağı, iki eteği elimde çitilerken oflayıp pufluyor, belimin nasıl ağrıdığından yakınıyor, yıkama fiilini gerçekleştirirken hızla geçen zamana hayret edip esefle dert yanıyorum…
Ya makinelerin yardımına rağmen yorgunluğumuza ne demeli?
Dağ gibi biriken bulaşıklarımıza içlenerek bakıp şimdi bunları makineye kim yerleştirecek diye hayıflanıyoruz.
Bugün evi şöyle üstten bir süpüreyim deyip devrilen bir dağ misali kendimizi koltuğa bırakıveriyoruz.
Yığıldığım koltukta, bir lâhzada fikirler üşüştü zihnime. Derken düşünceler bir bir isyana geldi. O zamanın kadınları bir 25. saate sahip değildi! Ya bu zamanın kadınları? Bizler uzay/bilgi çağının talihli insanlarıyız. Teknoloji ise bir muazzam bir nimet, büyük kolaylık… Her bir alanda yapılan keşifler heyecan verici ve azamî ölçüde merak uyandırıcı. Yalnız anlayamadığım onca pratik, hafif ve rahat kullanım için bizlere sunulan nimetlere rağmen bu 24 saat hâlâ niye yetmiyor bize?
Defalarca aynı suali sordum durdum kendime… Ortaya çıkan cevapların “korkunçluğu” bir lâhzada ateşten bir ummana dönüşmüştü bile. Cevapları bir bir savuşturdum aklımdan, leğene bir kazak daha daldırıp sebatla durulamaya koyuldum.

20 Kasım 2010 Cumartesi

BaYRam HediYeSi


Dar kapıdan içeri girdiğim vakit, odadaki yanık portakal kabuğu kokusu doldu genzime. Uyku mahmurluğundan yavaşça sıyrıldım. Tahtası çürümüş pencerenin önüne yerleşip babamı bekle-meye koyuldum.
Başımı semaya kaldırınca gördüm ki, bir parça kara bulut gökyüzünde sinsice ilerliyor, şehri nefti bir leke kaplıyordu. Yağmur gelecekti az sonra. Yine borular patlayacak, evleri sular basacak, bütün ümitlerimiz, sevinçlerimiz sel ile kaçıp gidecekti.
Yağmur yağmasın, diye duâ etmeye başladım. Birkaç dakika boyunca huzursuzca mırıldanırken, kısık sokak lambasının ışığı altında beliren babamı gördüm. Kocaman bir çuvalı sırtlamış yorgun adımlarla yürüyordu. Ara sıra soluklanıyor, elinin tersiyle alnını siliyordu.
Yüzündeki çizgiler geceye rağmen seçilebiliyordu. Asık suratı, hiç gülmeyen gözleri ve bir noktaya sabit bakışları git gide yaklaştı. Hemen pencereden ayrılıp, kapıya koştum. En tatlı gülümseyişimle babama bakarak:
“Hoş geldin babacığım.” dedim.
Nasırlı elleriyle okşadı saçlarımı. Sonra incitmekten korkarcasına çekti ellerini. Annemi sorarken, bir yandan sırtındaki çuvalı koyacak müsait bir yer arıyordu.
“Bunlar da nedir?” diye annem merakla sordu başörtüsünü düzeltirken.
“İkinci el, temiz kıyafetler. Belediyeden verdiler. Uygun olanları alacağız, kalanları yarın götürüp geri vereceğim.”
Alelacele yere bir örtü serdim; kardeşimle beraber çuvalı boşaltmaya başladık heyecanla. Çiçek motifli elbiseler, birkaç kere giyilip atılmış tertemiz kazaklar, etekler, pantolonlar yığıldı tepeleme. Birini çok beğendim, hemen üstüme geçirdim, aynanın karşısına geçip bana yakışıp yakışmadığına baktım. İçime sinmişti doğrusu. Yarınki bayram kıyafetim hazırdı.
Herkes giyeceklerini seçtikten sonra aynı çuvala doldurdum geri kalanları. Bayram sabahına ulaşmayı sabırsızlıkla beklerken bir bir yataklarımıza yolladı annem bizi. Ümitliydik; bizim için yeni elbiselerle yeni bir zamana merhaba diyorduk.
***
Yaşlı kadın bir yandan anlatıyor bir yandan gözyaşlarını siliyor. Elindeki hediye paketine bakıp derin bir ‘ah’ çekiyor. Niçin bu kadar müteessir olduğunu soruyorum.
“Bak bu hediyenin içinde gençlerin en çok tercih ettiği markadan alınmış pahalı bir gömlek var. Torunuma almıştım; ama o beğenmemiş, üstelik böylesi iğrenç bir zevke sahip olduğum için annesine kızdıktan sonra gömleği yere fırlatıp bilgisayarınla oynamaya devam etmiş.”
“Boş ver teyze. Zamane çocukları işte…” diyerek avutmaya çalışıyorum onu.
“Ben kirlenen hatıralarıma üzülüyorum kızım.” dedi. “Hatıralarıma…”

                                                                                            17/11/2010 Yeni Asya Gazetesi

13 Kasım 2010 Cumartesi

Farkına Vardıklarım...

bugünlerde bazı şeylerin farkına vardığımı fark ediyorum...
biliyorum pek bir felsefik oldu; ama öyle....
*

mesela,
üniversiteye başlarken kendime sarı-yeşil-kırmızı-mavi çizgili bir çorap almıştım...
renklerine bakıp mutlu olmuş, her zamnki gibi hayaller alemine dalmıştım.
geçen gün çorapçıda elim bir anda yine betimleyiverdiğim bu çoraba gitti...
düşünmeden edemedim; acaba hayata yeniden başlamak gibi bir arzu mu peydahlanıyordu içimde bir yerlerde?
*
mesela,
bloguma herşeyi yazmadığımı, daha doğrusu yazamadığımı gördüm..
bu blogu 2 yıl önce açtığımda aklıma geleni paylaşabiliyordum.
lakin hayatın masum olmadığını öğrendiğinizde mecburen kapatıyorsunuz gönül, düşünce ve zihin kapılarınızı.
*
mesela,
sıradanmış gibi görünen hayatların bile "pekçok" farklılığı vardır.
tıpkı tahir sami bey'in özel hayatı gibi....
bir kitaba konuk olmak böyle bir şey olmalı diye düşündüm bu hikayeyi okuduktan sonra.
*
mesela,
zamanında çok iyi dostluklar kurduğum arkadaşlarımla bir süre sonra yollarımız ayrıldı..
kimisiyle kırgın ayrılıklar yaşadık, kimisiyle sessizce, adını bile koymadan vedalaştık...
*
mesela,
her çarşamba mektuplar yolladım hiç tanımadığım, yüzünü görmediğim, sesini duymadığım insanlara...
aralarına öyle mesajlar serpiştirdim ki,
asıl alıcıların farkına bile varmadığını fark ettim...
*
meselalar uzarken git gide...
ve ben anlatamazken her şeyi...
en iyisi susmak dedim kendime.
kelimelerden inşa ettiğim bir köprüde,
ben yine yalnız kalmayı seçtim.
*

11 Kasım 2010 Perşembe

Anı: Baba, Allah Kim?


Otobüs, fakültenin önünde durur durmaz, hızla kapıdan atladım. Koşar adımlarla ilerliyor, bir yandan içine bir dünya dolusu ıvır zıvır doldurduğum çantamdan not defterimi çıkarmaya çalışıyordum. Bir türlü aklımda tutamadığım ders yeri ve saatini not ettiğim deftere ulaşınca bir lahza için soluk aldım. 223 numaralı derslik, 10.30, Din Psikolojisi.
Kapıyı çalıp içeri girdim, hocayı rahatça görebileceğim boş bir yer bularak oturdum. Ders başlayalı yarım saat olmasına rağmen hocanın beni dersten çıkaracağı endişesi taşımıyordum; çünkü kendisi Amerika’dan yeni gelmiş, rahat ve açık fikirli biriydi.
Daha ilk dersinde bu farklılığını bize hissettirmiş ve bizden her yönüyle rahat olmamızı istemişti. Sınavlarında kitapların serbest olacağı haberini verdiğinde gözlerimizde yanan ışıklar İstanbul’u aydınlatmaya yeterdi! Derste çayımızı yudumlarken onu dinleyebilir, hatta sakız bile çiğneyebilirdik. Hiç çekinmeden düşüncelerimizi dile getirmemiz, her konuda cesurca tartışabilmemiz noktasında bize ısrar ediyordu.
Bir anda okulun en iyi ve en sevilen hocası oluvermişti. Tam da, öğrencinin arzuladığı hoca tipiydi karşımızdaki. Derdi olan soluğu hocanın yanında alıyor, adeta bir nevi terapi yapıyorlardı. Danışman hocalardan daha çok danışılır olmuştu kendisine.
Düşler ülkemde, bunları düşünedururken, hocanın bir sözüyle daldığım âlemden sınıfa dönüverdim.
“Ben çocuklara din eğitimi verilmesinden yana değilim. Çocuklarıma da bu eğitimi vermiyorum. Onlar, kendi arzularıyla merak edip, araştırmalı ve tercihlerini belirlemeliler. Böylece taklitçilikten uzak, tahkiki imanın sırrına kavuşacaklar.”
Hocanın bu sözleriyle sınıf kesif bir homurtuya kapıldı, her kafadan bir ses çıkıyor, herkes onu ikna etmek için türlü deliller sunuyordu. Hoca hiç birine itiraz etmiyor, ancak kendi fikirlerinden de vazgeçmiyor ve gülümseyerek bizi dinliyordu.
“Bakın size bir şey anlatacağım.”
Sesler yavaşça kesildi, her ne kadar düşüncelerine katılmasak da, hocamıza saygımız büyüktü. Nazarıdikkat ile ağzından ne çıkacağını bekliyorduk.
“Bu olay, birkaç yıl önce Amerika’da bir çocuk parkında meydana geldi. Kızım henüz 5-6 yaşlarındaydı. Arap arkadaşlarıyla beraber oyun oynuyor, biz de eşimle uzaktan onları seyrediyor ve sohbet ediyorduk.
Sohbetin tatlı rehavetinden kızımın çığlıklarıyla uyandım. Koşarak bana geldi. Korkuyla ona sarıldım; eline, koluna, başına baktım, herhangi bir yara izi, kan yoktu, gayet sağlam görünüyordu. Saçını okşadım, ağlamadan neler olduğunu anlatmasını istedim. Kızım bağıra çağıra bana sormaya başladı:
‘Baba, Allah kim? O beni ateşte yakacakmış!’”
Hoca anlatmaya devam ediyordu; ancak ben bir yerlerde takılı kalmıştım. Allah kim? sorusu beni yerle bir etmişti. Yaratıcısından bîhaber yetiştirilmiş bu çocuk bende acıma ve şefkat hissi uyandırmıştı.
“Arap arkadaşları, ona neden başını örtmediğini sormuş. Başını örtmezsen Allah seni yakar, ateşinde yanarak ölürsün, demişler. Kendisine örtünmenin mükellef olmadığı bir çocuk, yaşıtlarının aldığı yanlış ve acımasız bir eğitim tarafından korkulara maruz bırakılıyor.”
Genelde sessiz sakin bir öğrenciyimdir. Derslerde pek söz almaz, daha çok dinleyici konumunda olurum. Fakat duyduğum olay ve tabi ki hocanın rahatlığı üzerine fikrimi beyan ediverdim hemen.
“Hocam!” dedim. “Keşke siz çocuğunuza önceden, Allah’ın merhametli, şefkatli, sevgi dolu bir yaratıcı olduğunu anlatsaydınız da, çocuğunuz başkaları tarafından yanlış bir Tanrı imajıyla darbe yemeseydi, hurafevi korkulara kapılmasaydı.”
Hoca aynı tebessümüyle karşılık verdi.
Perdeleri sonuna kadar açılmış pencereden dışarı baktım. Bahçedeki çam ağaçları, rüzgârın esintisine kapılmış, sallanıyordu. Güneşli, güzel bir gündü.  Hayat tüm zıtlıklara ve farklılıklara rağmen özgürlüğü ve tuhaflığıyla bizi şaşırtmaya devam ediyordu. Bir dönem boyunca her Salı, 10.30 dersinde kendi küçük Amerika’mızda fikirlerimizi yargılanma korkusu olmadan hür bir şekilde tartışmaya ve anlatmaya devam ettik.

Genç Yaklaşım Dergisi, Kasım 2010

5 Kasım 2010 Cuma

Geçim Sıkıntısı

                                                                     15 Şevval, Hicretin 19. Senesi, Şam
Avluda oturmuş, sokaktan geçenleri izliyor, yazdan kalan güneşin son kırıntılarını topluyorum. Şam’ın soğukları bir başka oluyor; iliklerime kadar üşüyorum bu şehirde. Kat kat giyinsem de, yünlü elbiselere bürünsem de fayda vermiyor hiçbiri.
Üst katta oturan komşum, sırtında hamal semeresi ağır aksak merdivenlerden indi; selâm vererek yanıma geldi. Hoşbeş ettik, çocuklarını anlattı, eşinin hastalığından bahsetti. Bakmakla yükümlü olduğu altı küçük çocuğu var. Her biri zayıf, çelimsiz ve hasta… Zaten kıt kanaat geçinebilen komşum, hasta eşini tabibe götürmek için elinden geleni yapıyor; hamallıktan artakalan vakitlerde Şam tarlalarında gündelik işçi olarak çalışıyor.
Dönüp kendime baktım; yeni, şık ve güzel kumaşlardan yapılmış elbiselerin içinde keyif sürüyordum, adamcağıza döndüm; neredeyse yamanmamış bir yer yoktu kıyafetinde. Bir deri bir kemik kalmış, hamal semerinin altında ezilmiş böcek gibiydi.
Adamın fukaralığına ve talihsizliğine çok üzülmüştüm. Onu teselli etmek, sıkıntısını paylaşmak istedim. Ancak, hiçbir şey diyemiyor, sus pus oturuyor ve aval aval yüzüne bakıyordum.
Komşum, daha fazla oyalanmak istemeyerek bana selâm verdi, gitti. Arkasından öylece şaşakaldım. Resulullah’ın (asm) sözü kulaklarımda uğulduyordu: ‘Komşusu açken, tok yatan bizden değildir.’ 1 Düşünceler beynimi kemiriyor, bir şeyler yapmam gerektiğini kendi kendime tekrarlıyordum.
Güneşin batmasına az bir vakit kalmıştı… Bir gün lazım olur diyerek sakladığım dirhemlerden yanıma alıp, alelacele çarşıya gittim. Un, şeker, buğday, yağ ve meyve, sebze satın aldıktan sonra sür'atle eve döndüm. Komşumun evine henüz dönmediğini avluda oynayan en küçük çocuğundan öğrendim. Usulcacık adımlarla onların katına çıktım. Kimsenin beni görmediğine emin olduktan sonra aldıklarımı kapısına bırakır bırakmaz evime koştum.
Çok geçmeden, yukarıdan neşeli sesler gelmeye başladı. Çocuklar evin içinde koşuşturuyor, sevinçle babalarına bağırıyorlardı.
“Bak baba, üzüm de var. Ne çok severim ben üzümü…”
“Taptaze domatesler bunlar, nereden buldun baba?”
“Bize hurmalı çörek yapar mısın anneciğim?”
Şen şakrak sesleri adeta huzurla söylenen bir şarkıyı hatırlatıyordu. Zavallı yavrucaklar, nasıl da sevinmişti. Mest olmuş seslerini duya duya uykuya dalmışım.
Sabahleyin, evden çıkarken kapıda komşumla karşılaştık. Yüzüne renk gelmiş, küçük bir tebessüm dudağının kenarına yerleşmişti. Selâmlaştıktan sonra, dünkü suskunluğuma inat ona bir müjde verdim.
“‘Günahlardan öyleleri vardır ki, ne namaz ne oruç ne hac ve ne de umre onlara kefaret olur. Bunları ancak geçim yolunda çekilen sıkıntı affettirir.’ 2 Sen sen ol, Efendimizin(asm) bu sözünü unutma, kendine ve çocuklarına acımak yerine, haline şükret. Şükret ki, bu sözün sırrına mazhar olasın.”
Omuzlarına dikleştirdi, çevik bir hareketle hamal semerini sırtına atıverdi. Rızık arayışına tevekkül, azim ve sabır katarak yürüdü, yürüdü.

Dipnot:
1. Buhari, Edebü’l-Müfred, 52.
2. Ebu Nuaym’ın Hilyesinden…

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar