28 Eylül 2010 Salı

Geçmişten...

Gözlerimin önünden gitmeyen üç katlı kırmızı eve bakıp, hatıraların beni kuşatmasına izin veriyorum günlerdir. Hiç unutmamak istediğim ânların esiri olmaktan hoşnudum; gönüllü bir tutsaklık bu. Eski yaz gecelerinin sahil gezileri, kış gecelerinin koyu sohbetleri. Sevdiklerimle dolu odalar, neşeli haykırışların koridorlara taşışı, sesli kitap okuma saatleri, büyüklerin geçmişe dönük hatıralarını merakla, gözlerimizi kocaman kocaman açarak dinleyişimiz. Ellerimizde vişneli güllaçlar, ağzımızın kenarlarına bulaştırarak yiyişimiz, bayramlarda kaç poşet şeker topladığımıza dair hararetli bahisler… Neydi o günler? Bir gonca gibi açılıp ıtrını hatıratlardan alan baharlara ne oldu? Hepsi lapa lapa yağan karın altında usulca kış uykusuna mı yattı? Yoksa fersudeleşip bir kenara mı atıldı? Sakın kaybolup sırra kadem bastığını söyleme bana! Dayanamam; ülfet zamanlarını yok sayamam, unutmana izin veremem. Evet, ben ki kusurlu geçmiş zamanlarıma pişman ve nadim olup, evvelki hallerime şimdi ağlıyorum. Harikulâde ânılarımı yine, yeni ve yeniden yaşayıp lezzet alıyorum. Bu yüzden hiçbirini silip atmıyor, gönlümde ve zihnimde her birini itinayla muhafaza ediyorum. Söyle bana Tuana, nasıl anmazsın o çocukluk günlerini? Ardından delikanlılığın verdiği serde gençlik yılları, derken mahzun ihtiyarlık… Ben, ne zaman zayıflığımı, çaresizliğimi, kıraçlığımı hissetsem, hayata karşı ne zaman bezgin ve yenik düşsem, seninle yaşadığımız o tatlı çocukluk yıllarına selâm gönderirim sık sık.

Hiç yorum yok:

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...