29 Eylül 2010 Çarşamba

Hey Genç! Bi Bakar Mısın?



Gri gökyüzünde, bulutların arkasına saklanan güneşten birkaç parça ışık vardı. Hava tahmin raporlarının, yağmur bekleniyor, uyarısını dikkate alarak lacivert yağmurluğumu giydim, hatıralarla dolu heybemi sırtladım ve yola çıktım.
Otobüs, beni, bir müphemiyetimi ortadan kaldırmaya götürüyordu. Master tezimin konusunu belirlemek ve gerekli çalışmalara bir an evvel başlamak ümidiyle, yollardaydım.
Okuduğum şehre adım atınca, bir anda karınca sürüsü gibi etrafı dolduran yüzlerce öğrenciyle karşılaştım. İstasyonda, şehrin işlek caddelerinde, vitrinlerin önünde, kırtasiye ve kitapçılarda, lokantalarda, banka kuyruklarında kısacası her yerdeydiler.
Çoğunun yüzüne bakınca kaçıncı sınıfta okuduklarını anlıyorum. Yeni gelenlerin ürkek adımları, çevrelerini merak ve korkuyla izleyişleri çarçabuk fark ediliyordu; ara sınıflarda okuyanlar şehri avucunun içini bilir gibi rahat bir edayla geziyordu; son sınıf öğrencileri ise sönük bir heyecana sahiptiler, hüzünle, yıllarını geçirdikleri bu şehre bakıyor, şimdiden bir veda busesi vermeye hazırlanıyorlardı.
Bir anda yıllar öncesine gittim; üniversiteyi kazanmamla menevişli ışıklar doldurmuştu ailedeki herkesin yüreğini. Ya sonrası… Acaba nasıl insanlar ile karşılaşacaktım? Karşıma iyi ev/okul arkadaşları çıkacak mıydı? Fakültede kafama göre birilerini bulabilecek miydim? Hocalar merhametli ve donanımlı olacak mıydı?
Birbirine benzer binlerce soru kafamın içinde dört dönüyor; billur menşurlar ve karanlık dehlizler arasında debelenen geleceğim şekillenmeye çalışıyordu. Arkadaş en önemli meseleydi, derin bir yalnızlığa gömüldüğün vakit, kıyıya çıkabilmen için uzanan el, arkadaşın eli olurdu. Yaşanan talihsizlikler, çekilen dertler, aşk acıları, ev/okul sıkıntıları, anne-baba, kardeş gibi gördüğümüz arkadaşlara anlatılırdı evvelde. İşte o lâhzada, bir ömre yayılacak dostluk yeşerirdi iki arkadaş arasında.
Sonra beraber şehri keşif/fetih günleri… Girilmedik delik, gezilmedik sokak bırakmamak çabasıyla harekete geçiş, arada derslerden de kaytarılarak. Ortak zevkin şekillenen halesinde kurslara, seminerlere, konserlere katılmak; stres ve eğlencenin bir arada olduğu en yoğun sınav günlerinde gece yarılarına kadar oturup grup çalışmaları yapmak. Şaşırtıcıdır, en geyik muhabbetler ve unutulmaz hatıralar bu final gecelerinde zuhur eder.
Zaman zaman yaşanan dargınlıklara rağmen, dostluğumuzun daha da perçinleşerek kuvvet kazanmasıdır üniversite yılları. İçindeyken bitmez tükenmez yıllar gibi gelir; ne zaman mezun olacağım bu okuldan, ne zaman tam bir yetişkin olup mesleğe başlayacağım? diye tecessüsle sorup durur, bir türlü rahat bırakmayız geleceğimizi.
Hep, bir adım ötesini merak eder dururuz da, anı yaşamanın lezzetini kaçırdığımızın farkına varmayız.
Şimdi sözüm gençlere… Yaşın başın kaç senin (!) deyip aldırmazlık etmeyin sözlerime.
Gençlik yıllarının bir çırpıda biteceğinin bilinciyle, imanına kuvvet katacak şekilde yaşa hayatı. Duânın gücünü hiçbir zaman unutma, rahmet hazineleri sonsuz genişlikte olan Yaratıcın, her zaman senin yanında; ne istiyorsan O’ndan iste. Kendine bir düstur edin; haftada bir, Hz. Peygamberin (asm) bir sözünü pratik hayata geçir ve iyilik yap, önce kendine sonra insanlara. Evlâtlığın, öğrenciliğin, arkadaşlığın, dostluğun hakkını ver; zaman ayır seni sen yapanlara. Çokça kitap oku; sağcı yazarmış, solcu yazarmış, ayırma, kalıplara takılma, yeter ki iyi kitap olsun. Üniversiteyi kazandığın şehri iyi tanı, tarihî mekânlarını, meşhur yiyeceklerini, ara mahallerini, müzelerini, kütüphanelerini, camilerini, kiliselerini bil; ilk başta beğenmezlik edebilirsin, aldırma; keşfettikçe, farkına vardıkça güzelliklerin, seveceksin eminim. Eğer hâlâ sevemediysen, yatay geçiş yapmayı dene. Unutma denemek başarmanın yarısıdır. İyi filmler izle, iyi müzikler dinle, iyi insanlarla arkadaş ol, iyi hocaların peşinden ilim için koştur ve her zaman iyinin yanında ol. Bir dil öğren, Arapça, İngilizce belki de Korece. Seçim senin! Kaliteli bir hayat ve anı dolu dolu yaşamak sadece senin elinde!
29.09.2010 Yeni Asya Gazetesi

28 Eylül 2010 Salı

Geçmişten...

Gözlerimin önünden gitmeyen üç katlı kırmızı eve bakıp, hatıraların beni kuşatmasına izin veriyorum günlerdir. Hiç unutmamak istediğim ânların esiri olmaktan hoşnudum; gönüllü bir tutsaklık bu. Eski yaz gecelerinin sahil gezileri, kış gecelerinin koyu sohbetleri. Sevdiklerimle dolu odalar, neşeli haykırışların koridorlara taşışı, sesli kitap okuma saatleri, büyüklerin geçmişe dönük hatıralarını merakla, gözlerimizi kocaman kocaman açarak dinleyişimiz. Ellerimizde vişneli güllaçlar, ağzımızın kenarlarına bulaştırarak yiyişimiz, bayramlarda kaç poşet şeker topladığımıza dair hararetli bahisler… Neydi o günler? Bir gonca gibi açılıp ıtrını hatıratlardan alan baharlara ne oldu? Hepsi lapa lapa yağan karın altında usulca kış uykusuna mı yattı? Yoksa fersudeleşip bir kenara mı atıldı? Sakın kaybolup sırra kadem bastığını söyleme bana! Dayanamam; ülfet zamanlarını yok sayamam, unutmana izin veremem. Evet, ben ki kusurlu geçmiş zamanlarıma pişman ve nadim olup, evvelki hallerime şimdi ağlıyorum. Harikulâde ânılarımı yine, yeni ve yeniden yaşayıp lezzet alıyorum. Bu yüzden hiçbirini silip atmıyor, gönlümde ve zihnimde her birini itinayla muhafaza ediyorum. Söyle bana Tuana, nasıl anmazsın o çocukluk günlerini? Ardından delikanlılığın verdiği serde gençlik yılları, derken mahzun ihtiyarlık… Ben, ne zaman zayıflığımı, çaresizliğimi, kıraçlığımı hissetsem, hayata karşı ne zaman bezgin ve yenik düşsem, seninle yaşadığımız o tatlı çocukluk yıllarına selâm gönderirim sık sık.

24 Eylül 2010 Cuma

Keyifli Dakikalar: 3 İdiots


Hindistan'ın en iyi mühendislik fakültesinde okuyan 3 gencin öyküsünü anlatıyor bu film.
izlerken çok keyif aldım; tüm sıkıntımı giderdi.
2,5 saatin nasıl geçtiğini anlamadım bile...


kısaca konusundan bahsedelim.
Rancho, çok zeki ve başarılı bir öğrencidir. Öğrencileri adeta bir at yarışı haline getiren sistemi sürekli eleştirmekte, hocalara da bildiğini söylemekten çekinmemektedir.
O, arkadaşları Farhan ve Raju ile gayet iyi anlaşmakta, neşeli ve hüzünlü günler geçirmektedir.
derken 4 yıl su gibi geçer ve mezun olurlar...Rancho mezuniyet töreni sona erdikten sonra ortadan kaybolur ve yıllarca kendisinden haber alınamaz.
devamını tabi ki anlatmıyorum...


yalnız filmi izledikten sonra anladım ki, dünyanın neresinde eğitim görürseniz görün sürekli birileriyle rekabet etmeniz, başarı peşinde koşmanız, ve herkesi ezerek en iyisi olmanız isteniyor.
filmde Rancho sık sık bu durumu eleştiriyor, böylece biz öğrencilerin derdi de dile getirilmiş oluyor...



bu video filmin en eğlenceli kısmıydı....

20 Eylül 2010 Pazartesi

Hikayeler- Ahmet Hamdi Tanpınar

Bugünlerde Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Dergah Yayınlarından çıkan "Hikayeler"ini okuyorum. Kendisi  çok sevdiğim, yazılarına ehemmiyet verdiğim, kitaplarını başucu kitabı ilan ettiğim yazarlardan biridir. Bazı cümle ve tasvirlerinden öyle keyif alıyorum ki okurken adeta bir lezzet hissiyle coşuyorum. 
Yazar hikayelerini anlatırken, sadece olaylara dokunup geçmiyor; durum tahlilleri ve insan psikolojisine dair analizlerle bize hayata dair pek çok ipucu sunuyor. "Huzur" romanını okuyanlar ne demek istediğimi çok iyi bilir; Mümtaz ile Nuran aşkının İstanbulla bütünleşmesi neydi öyle! Hatırlayın bir...

Kitaptan altı çizili satırlar:

"Bir hayatı yalanlarından temizlemek, onu olduğu gibi, sadece kendi hakikati olarak ortaya koymak güzel şeydi."

"Bazı rüyaların anlatılması imkansızdır."

"Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Istıraplarımızın, üzüntülerimizin mekanla, yahut hayatımızın tabii muhiti ile sıkı bir alakası olsa gerek."

"Göz korkunç bir şahit değil mi? Yahut korkunç ayna... Her şeyi ifşa ediyorlar. Hele hislerimizi gizlemek isteyince bakışlarımız nasıl değişir? Kaskatı olurlar. Ve biz gizledik sanırız."

Son alıntıyı mükemmel bulduğum bir betimlemesini sizlerle paylaşarak yazıyı sonlandırıyorum.

"Bütün hayaller, içinde en ufak bir zembereği kımıldatmadan, bir kayanın üzerinden aşan dalgalar gibi beyhude ve kendisine yabancı akıp gittiler."

Çoğu zaman biz de hayallerimiz için böylesi hisseder ama bir türlü dile getiremeyiz değil mi?

15 Eylül 2010 Çarşamba

Hayata Dair



Ne vakit üzülsem, neşesiz ve keyifsizsem kendimi mutfakta bulaşık yıkar, ocağı cifle temizlerken buluyorum. Yavaş yavaş düşüncelere dalarken, duruluyor, kendime geliyorum. Bir işle meşgul olmanın verdiği rahatlatıcılığın yanı sıra temizlik duygusunun ferahlatan yönü de cezb ediyor biz kadınları.
Çevremdeki kadınlara sordum; aldığım cevaplar hep birbirine benzer. Kimi çaydanlığı ovalıyor, kimi yemek yapıyor, kimi yeni bir pasta tarifiyle yeni tatlar ortaya çıkarırken kendini rahatlatıyor, ruhundaki sıkıntıyı, telâşı, bezginliği gideriyordu.
İlginçtir bazen temizlik olayını abartan, işi titizlik boyutundan hastalığa götüren insanlarla karşılaşırız. Kızarız onlara, çamaşır suyunu, cifi, yağ sökücüyü çok fazla kullandıkları için. Bedenlerini zehirlediklerini düşünerek hemen uyarıveririz. Ama fark etmeyiz; kim bilir nasıl bir halet-i ruhiyeye sahipler… Ne tür düşünceler eşliğinde gece gündüz demeden kendilerini temizliğe verirler? Hangi sıkıntıya kapılıp, kasvetlerinden arınmak istercesine ha bire ovalayıp dururlar lavaboları, demlikleri… Hiç düşündünüz mü? Bir kere olsun anlamaya çalıştınız mı onları?
Sadece burun kıvırıp, çok fazla su, deterjan harcıyor diye azarladık değil mi?
* **
Sanal âlemde sosyal olduğunu dile getiren birçok insan; birebir iletişimlerde başarısız oluyor. Evet, bu konuda oldukça iddialıyım. Herhangi bir yolculuk esnasında, insanlar çevresindekilerle konuşmamak için surat asıyor, en ciddî halleriyle vurdumduymaz takılıyor ve daha da ötesi geriliyorlar.
Şehirlerarası yolculuk yapan bir otobüste yerimi alıyorum. Benim yaşlarımdaki yol arkadaşıma, hayırlı yolculuklar nidasıyla iyi dilek temennilerimi iletiyorum. Sadece yüzüme bakıyor; kafasını çeviriyor yahut kimisi yarım yamalak teşekkür ediyor sesinin en tiz, titrek tonuyla…
Başka bir yolculuk esnasında paldır küldür yanıma oturan bir aile, yolculuğun ortasında işleri düştüğü için birkaç soru soruyor, sonra teşekkür bile etmeden kendi sohbetlerine devam ediyor.
Hayretle izliyorum insanları; taaccübüm zihnimi, kalbimi geçiyor; ruhumu eziyor. Biz ne zaman bu kadar uzaklaştık birbirimizden? Selâmı sabahı ne zaman kestik ansızın, birden?
*
Bazen içimizdeki kırgınlığımız o kadar büyüyor ki, nefes alamaz hale geliyoruz. Karada can çekişen balık misali çırpınıp duruyoruz. Her şey üstümüze geliyor. Kime anlatsak derdimizi, az bir az dinliyor, sonra o da içini dökmeye girişiyor. Derdine derman bulunamamış bir hasta gibi bekliyoruz.
Canımız sıkılıyor, ama niçin, sorularıyla gezinip duruyoruz. Oyalanmak için sokağa çıkıyor, alış veriş yapıyor, dergi kitap karıştırıyor, televizyon izliyor, komşu gezmelerinde soluklanıyor; yine de kendimize gelemiyoruz.
Böylesi buhran anlarında sıkılan ruhumuza tek bir yol deva oluyor: Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur (Rad Sûresi, 28).
Biraz İnşirah Sûresi, biraz Asr Sûresi… En çok da içinden geldiği gibi Rabbinle konuşmak… Yok, başka çaresi…
 Yeni Asya Gazetesi 15.09.2010

8 Eylül 2010 Çarşamba

Gözlüklerim


Kutusundan hiç çıkarmadığım gözlüklerim, boynu bükük bir halde mahzun mahzun bakıyor bana. Gözlük takmayı hiç sevmiyorum; yakıştıramıyorum kendime bir türlü. Onları takmayınca haliyle uzağı da göremiyorum. Her ne kadar düşük miyop özelliklerine sahip olsam da belli bir metreden sonra varlıklar netliğini kaybediyor, fluluk kazanıyor.
Geçenlerde fakültede gezinirken arkadaşım uzaktan el sallamış, gülümsemiş; benden karşılık göremeyince yanıma gelip öfkeyle söylenmişti:
“Ne o artık pas vermez oldun?”
Şaşırdım tabi n’oluyor, diyerek. Hemen sonra çözüverdim olayı. Mahcup bir edayla halimi anlatmaya giriştim, bir türlü takamadığım gözlüklerimden bahsettim. Neyse ki derdimi anlayan arkadaş kırgınlığını unutarak daha fazla üstelemedi.
Nadiren gözlüğümü taktığımda hayretle bakınıyorum etrafıma: Aman Allah’ım, ne çok şey kaçırıyorum! Kâinat ne kadar güzel; şu denizin mavisi, dalgaların çizgisi, yosun tutmuş kayaların fırçayla renklendirilişi, kumların rüzgârda şekillenişi olağanüstü. Çiçeklerin zarafeti, her bir yaprağın kıvrımı, muhteşem intizamı akıl almaz güzellikte. İnsanların yüzleri ne kadar net ve ne kadar da şaşırtıcı; kimi çökmüş, pörsümüş, sarkmış yüzlerini makyajla saklamaya çalışıyor, kimisinden can fışkırıyor, taze bir gençlikle adeta baharı andırıyor.
Bütün bu farkındalıklardan sonra aklıma hazin bir düşünce geldi. Evet, gözlüklerle baktığımda her şey güzel, hoş. Ancak kâinata iman gözlüğümü takıp bakmadıktan sonra her şey boş, hem de bomboş… Mânâ-i ismiyle baktığım için güzelliklerin sadece gölgesini gördüm. Oysa mânâ-i harfiyle baktığımda, beher varlıkların esma-i İlâhiyenin sayısız örneklerini sergilediğini fark ediyorum. Her bir mahlûkat kendi kendilerine olmadıklarını, sebepler dâhilinde meydana gelmediklerini asıl yaratıcı Sani-i Mutlak’ın birer şaheseri olduklarını söylüyorlar, haykırıyorlar.

Küçücük bir menekşe dahi bize sonsuz esma-i İlâhiyeden bahsediyor; Cemîl, Rahîm, Hakîm, Azîm, Rabb, Kuddüs ve daha binlercesi… Cemîl ismiyle, o menekşenin harikulâde güzellikte yaratıldığına şahit oluyoruz. Rahîm ismiyle bir çiçeğin müşfik bir edayla yaratıldığını görüyoruz. Hakîm derken, yarattığı o varlığın ne kadar dengeli, ölçülü ve muntazam olduğunu fark ediyoruz. Azîm olan Allah’ın küçücük bir varlığı dahi mükemmel bir şekilde yarattığını görüyor ve bu mükemmelliği yapan Zâtın ancak yüce bir yaratıcı olabileceği idrakine varıyoruz. Rabb ismiyle terbiye edilen varlık, planlananın dışında ne bir santim uzuyor ne de farklı bir şekle bürünüyor. Kuddüs ismiyle onun temiz ve pak yaratılışını müşahede ediyoruz.
Maddeye muhatap olan göz maneviyatta kördür. Sadece bir gözlük, insana ne ufuklar kazandırıyor. Algılayışımızda artan kat be kat kavrayışlar ile hakikatleri keşfediyoruz. Ne var ki dini inkâr eden, ateizm yahut materyalizm girdaplarında bulanan gözler, ısrarla gözlük takmak istemeyişime ne çok benziyor.
Haydi, bugünden itibaren bir değişiklik yapalım; Allah’ım hayretimi arttır, diyen Peygamberimizin (asm) duâsını hayatımıza düstur edinerek kâinatı ilk defa görüyormuş gibi merakla, sevgiyle, imanla inceleyelim. Eminim, çok hem de pek çok şey keşfedeceksiniz…
Yeni Asya Gazetesi 08.09.2010
not: yazıda kullanılan fotoğraf devinart'tan Burdouv'a aittir...

1 Eylül 2010 Çarşamba

Eylül...

  
     İşte bu... Dışarıda yağmur var... EyLüL, ben geldim diyerek her bir meleğin inmesine nezaret ettiği yağmur taneleriyle merhaba diyor insanlara... Gece yarısını bilmem kaç geçiyor saat... Zamanlardan bir zaman ânlardan bir ân. Kendi kırgınlıklarım, telaşelerim ve sıkıntılarım eşliğinde yeni bir aya daha bakıyorum; ancak umut da var heybemde...
     EyLüL, benim ayım... Bu ayın herhangi bir gününde doğduğumdan mıdır nedir, böylesi derin bir aşk Eylül'e? Aşk bu olmalı zaten, delicesine sevmek. Ve hep sevmek...
     Ama salt insana karşı duyulmaz ki aşk...Duyulmamalı da... İçimde yaşattığım böylesi bir duygu varsa ben onu birçok yöne çevirerek kullanabilirim... Ne kadar pragmatist bir yaklaşım... Biraz da narsistçe...

iç ses: kendini böyle tanımlamalara sokmaktan korkmuyor musun?
saliha: korkmak için daha çok gencim!

Birkaç sene önce yazdığım bir hikayede EyLüL ayını bak nasıl betimlemişim. Genelde yazdıklarımı beğenmem sonrasında... Okurken kızarım kendime, ne biçim yazmışsın saliha! Hep bu mükemmelliyetçilikten ileri geliyor yaa...neysee... imdi o satırlar:



  Yıllara meydan okuyan Kozahan’da oturmuş, etrafı seyre başlamışlardı. Aheste aheste olsa da yapraklar ulu çınar ağaçlarından ayrılıp gidiyorlardı işte. Yerlerde sarı, kahverengi, turuncu bir sürü yaprak… Her biri Eylül’ün geçip gitmekte olduğunu hatırlatıyordu. Ah bu eylül… Ardında bırakıp gittiklerinin farkında olmaksızın ne kadar güzel ve mahzun... Şiirlere konuk olmaktan ne kadar da bahtiyar, süzülüyor tabiatın her bir köşesinde… Dallar yavaşça soyunurken o gözlerini kapatıyor utanarak… Ne sıcak ne soğuk bir hava var dışarıda. Gölgeler masum, rüzgârlar suçlu… En çok geceleri üşütüyor artık insanları… Melankolik bir hava tüm beşerin kalbini sıkıca sarıp sarmalarken, dudaklarda Eylül’ü anlatan mısralarla, insanlar birer şair kesiliyorlar… Genç, yaşlı demeksizin herkesi saran bir ayrılık havası, firakın tadını tattırmak istercesine uzatıyor buruşmaya başlamış ellerini… Ve Eylül farkına bile varılamadan çekip gidiyor.
  
“Eylül bir şarkının son nakaratı gibidir”, dedi Betül. “Ne geldiğini tam olarak anlarız ne de bize veda ettiğini.”

“Benim hikâyemde bir Eylül günü başlamıştı”, dedi Besart gökyüzünü kuşatan bulutlara bakarak…


iç ses: bak, birden kozahanda hissettim kendimi.
saliha: ben de:)))

Ramazanname



Şimdi yavaşça gözlerini kapat.
Zaman hızla geriye akıyor, takvimden dökülen beher yaprak tanesi bir bir yerlerine dönüyor. Yelkovan ve akrep sevinçle tersten ilerlerken mevsimler habire değişiyor; rüzgâr esiyor, yağmur yağıyor, fırtına, kar, tipi derken güneş doğuyor yeni mevsime merhaba diyerek…
Açabilirsin gözlerini…
Tam karşında duran şu zayıf çocuğu görüyor musun? Evet, hemen fark etmiş olmalısın. Sofranın bir köşesinde oturmuş alelacele yemeğini yiyor. Büyüklerinin arasına karışmış olmanın sevinciyle adeta kendinden geçmiş. Bol bol su içiyor, yine böyle sıcaklar var çünkü. Duvardaki Maarif takvimine kayıyor gözlerin; sene 1984. Mutluluk ve neşenin hâkim olduğu bu küçücük hanede toplaşmışınız, saatler üççeyreği gösterirken.
Annen, bu gece incir kavurması yapmış size. Pilav ve hoşaftan sonra onu yiyeceksin. Uzun bir yaz günü kavuran, bayıltan güneşe rağmen sırf Allah rızası için oruç tutacaksın.
Zaman inadına yavaşlayacak, saatler bir türlü geçmek bilmeyecek. Meğer günler ne kadar uzun ne kadar bereketliymiş, diye düşüneceksin. Soğuk su dolu sürahi bir karış uzağında olmasına rağmen elini uzatıp, kana kana içemeyeceksin. Canının istediğini yiyemeyeceksin. Sadece bakacak, verilen nimetleri incelerken harikulade yaratıldıklarını fark ederek derin düşüncelere dalacaksın.
Her şeyin bir vakti vardır. Sen de sana verilen süreyi dolduracak ve ezan sesini bekleyeceksin.
Top atılacak, hemen ardından ezan okunacak. Müezzinlerin sesleri birbirine karışacak. Bu ahenkli sesin büyüsüne kaptırmışken kendini dilinde duâlar eşliğinde orucunu açacaksın.
Önce, zübde-i âlem olarak yaratıldığına şükredeceksin, sonra Müslüman olma şansını evvelden kazandığına ve bütün sevdiklerinle aynı sofrada bulunduğuna…
İsteklerini sıralayacaksın Rabbinden. Çünkü biliyorsun, O’nun rahmet hazineleri sonsuz genişlikte. Çünkü biliyorsun, Rabbinin vaadi var: ‘Kulum benim için yiyeceğini, şehvetini terk etti. Öyleyse Ben de onu dilediğim gibi mükâfatlandıracağım.’ Çünkü biliyorsun, oruçlunun ağız kokusu Allah katında misklerden daha değerlidir.
Kalbine yayılan yekpare huzur ve memnuniyet duygusunu bugün dahi hissedebiliyorsun. Kendine bakarken, güzel anıları saklayan bir fotoğrafa bakıyor gibisin. Geçmişe karşı biraz özlem biraz sitem taşıyor yüreğin. Kaybettiğin sevdiklerin geliyor aklına; her birinin şu anda yeri boş… Gözlerin dolu dolu oluyor, biliyorum.
Kapat gözlerini. Beni dikkatle dinle…
Her şeye rağmen, bir Ramazan’a daha kavuşmanın ve onu yarılamanın heyecanı ve telâşıyla hayat devam ediyor. Akşamları minarelerin ışıkları, mahyaları yanıyor; teravih namazı için camiler yine dolup taşıyor; Ramazan pideleri mis kokularıyla etrafı sarıp sarmalıyor, misafirlere gül kokulu güllaçlar ikram ediliyor. Gönderilişinin hürmetine Kur’ân okunuyor, hatimler indiriliyor. Tatlı bir rehavetin eşliğinde gözlerini açıyor, kızının sana uzattığı yorgunluk kahvesini yudumluyorsun aheste aheste. Onun gülümseyen bakışlarına, eyvallah nidasıyla karşılık verirken ânı yaşamanın lezzetine varıyorsun.
                                                                                                           01.09.2010 Yeni Asya Gazetesi

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar