18 Ağustos 2010 Çarşamba

Haydi, Bana Cenneti Anlat!



   Geçen Perşembeydi. Her zaman bizi esprileriyle şen kahkahalara boğan kardeşim Talha’nın ağzından bu sefer acı bir kelâm döküldü: “Anneannem vefat etmiş.”
   Şaka yapıyorsun, dedim ona. Evet, evet her zamanki şakalarından biriydi. Yine bizi kandırmaya çalışıyordu. Aklınca bizimle eğleniyor, korku dolu bakışlarımızı görüyor, içten içe gülüyordu.
    “Böyle bir şeyin şakası olur mu?” diye söylendi hüzünle.
    Olmazdı tabiî. Ama inanmak gelmiyordu içimden bu söze. Dakikalarca kasavet yüklü bu haberi teyit etmek için konuştum durdum. Sonra yavaş yavaş kabullendim. Bizzat yakınlarımızın başına gelince fark ediyorduk “ölüm” kavramını. Bir adım daha yaklaşan Azrail meleğini hissediyorduk derinden derine. Soluğumuz kesiliyordu; tıknefes kalakalıyorduk cesedin üzerine kapatılan tahtaları tek tek sayarken. Ruhumuzdan canhıraş bir bağırtı yükseliyordu hicran yüklü gerçek karşısında. Toprak atılıyordu anneannemin üzerine. Her şey bir film kesitini andırıyordu. Ve o gittikçe görünmez oluyordu…
  İnançsız yahut ahirete imanı olmayan insanlar nasıl dayanabiliyor ölüm karşısında diye düşündüm toprağa bakarken. Günlük yaşantılarına kolayca nasıl devam edebiliyor bu insanlar? En önemlisi ise çıldırmadan nasıl yaşayabiliyorlardı?
İslâm’dan, imandan ve nurlardan aldığımız güçle ayakta durabiliyorduk bizler… Ya onlar?
*
    Kalp hüzünlenir, göz yaşarır. Hem de nasıl…
   Anneannemin vefatı sadece bizleri değil küçük kuzenlerimi de yıkıp geçti. Sürekli ağlıyor; korkarak bize sarılıyorlardı. Onları teselli etmeye başladım.
  “Anneannem şimdi cennette tatlım! Bizim ağlamamıza, üzülmemize gerek yok; o şimdi çok rahat. Onun için yapmamız gereken dua etmek, Kur’ân okumak.”
   Çocuklar başlarını sallıyor, biraz zaman geçince tekrar üzülüp, ağlamaya başlıyorlardı. Bir dakikaaa, dedim kendi kendime. Şimdi, bu çocuklar cennetin ne olduğunu biliyor mu?
   “Beyza, Şerife Nur! Siz cenneti biliyor musunuz?”
   Biri 9 diğeri 8 yaşındaki çocuklardan “cık” sesi yükseldi. Düşünün bir, biz onları cennet fikriyle avuttuğumuzu zannederken, aslında hiçbir şey yapamıyorduk! Yarım yamalak bir şeyler anlatıyor, sonra da sağlıklı düşünmelerini, hareket etmelerini istiyorduk.
  En şaşırtıcı olan ise mütedeyyin birer aile çocuğu olmaları idi; yani bir yerlerde yanlış yaptığımız kesindi.
   Gözlerinin içine bakarak anlatmaya başladım:
  “İçlerinden ırmaklar akan, dünyadan kat be kat büyük yemyeşil bir bahçe düşünün. Her türlü meyve ağaçları, bitkiler, hayvanlar var. Kuşlar şakıyor, kediler miyavlıyor. İstediğin mevsimi dilediğin zaman yaşadığın elvan elvan lezzetlerle dolu bir âlem… Elmayı ağaçtan kopardığın an yerine yenisi geliyor; aklından çikolata, dondurma, şeftali geçiyor, bir melek ânında sana bunları uzatıyor. Hiçbir sıkıntı ve telâşın, kargaşanın, kavganın olmadığı bir yer. Sonsuz, uçsuz bucaksız bir hayat… Herkes mutlu, huzurlu ve memnun.”
  “Peki, orada anneannemle görüşebilir miyiz?” diye merakla soruyor Beyza.
 “İstediğimiz an annemiz, babamız, anneannemiz ve sevdiklerimizle görüşebilir; onlarla dünyada neler yaşadığımıza dair sohbet edebiliriz. Meselâ bugün burada konuştuklarımızı, cennette hatırlayacağız ve mutlulukla yâd edeceğiz.”
  Çocukların ağlamaktan kanlanmış gözlerinde umut ve güven pırıltıları parlamaya başladı. Ben envai çeşit tasvir ve betimlerle hayal dünyalarına ulaşmaya çalıştım; onlar ilginç sorularla bana yeni tanımlar, düşünceler, sorular kazandırdılar. Sohbetimizi bitirip diğer insanların arasına karıştık. Çok geçmedi, Beyza yanıma geldi.
  “Saliha Abla, haydi, bana Cenneti anlat!”
  Biz yine, yeni ve yeniden, cennet bahçelerinin büyülü atmosferinde sonsuz, huzurlu ve eksantrik bir yolculuğa çıktık.
*
 Bu yazı vesilesiyle sizlerden gökyüzü bakışlı merhume anneannem Meryem Esen’in ruhuna bir Fatiha-i şerif göndermenizi istirham ederim.
*
 Kur’ân-ı Kerim’in indirildiği bu mübarek ayın hürmetine daha duyarlı, hassas, yardımsever ve hoşgörülüyle çepeçevre kuşatılmış bir çeşm-i dile sahip olmamız duasıyla…
*
 Geçen hafta, Alak Sûresinin ilk üç âyetinde “Oku!” emri verildiğine dair yanlış beyanatta bulunmuşum. Doğrusu sûrenin 1. ve 3. âyetlerinde bu emrin yer aldığıdır.

        18.08.2010 Yeni Asya Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...