19 Ağustos 2010 Perşembe

BEKLENEN MİSAFİR


Dip boyası gelmiş sahte sarışın spiker, mikrofonu uzattığı ihtiyar adama müşfik bir ses tonuyla sordu:
“Bu evde yalnız mı yaşıyorsun Mehmet Amca?”
Alçak tavanlı evin küflü duvarları, eprimiş perdelerin ardına saklanmaya çalışıyordu. Çatıdan akan yağmur sularını toplamak için odanın değişik yerlerine küçüklü büyüklü leğenler konulmuştu. Soğuk taş zemini örtmeye yetmeyen kilimler yer yer ıslanmıştı; odaya ağır bir koku yayılıyor, içeridekileri rahatsız ediyordu.
“Kimin kimsen yok mu senin?”
Sus pus oturuyordu ihtiyar. Yere eğdiği başını ara sıra kaldırıyor; utangaç bir ifadeyle kendisini en dramatik sahneye oturtmak isteyen kameramana bakıyordu. Budaklı bastonundan aldığı güçle:
“Ramazan gelir yılda bir kere.” dedi.
Spiker kız, adamcağızın safderun halinden etkilenmiş, onunla yakından ilgilenmeye mecbur hissetmişti kendini.
“Ramazan, neyin olur amca?”
İhtiyar, burnunun içine kadar giren kameradan rahatsız oldu, bastonuyla kamerayı uzaklaştırmaya çalıştı.
“Bir tanıdık; beni hiçbir zaman yalnız bırakmayan… Her zaman koruyup gözetir, ihtiyaçlarımı karşılamak için elinden geleni yapar.  Ne vakit olsa beni dinler, teselli eder. Bir an evvel kavuşmayı bekliyorum evladım.”
“Uzakta mı oturuyor?”
“Yook, çok yakınımda.”
“Allah Allah. Bu nasıl akrabaymış Mehmet Amca? Yakınımda diyorsun ama kimsenin seninle ilgilendiği yok. Yaşadığın şu köhne yere bak. Perma perişan bir haldesin. Bu evde ölüp gitsen kimsenin ruhu duymaz.”
 Kızın sözlerine alındı; ağlamaya başladı. Darılmıştı; ancak kendisi için söylenenlere değil, dostuna edilen sitemlereydi kırgınlığı. Bizzat her yıl ayda bir kere adamlarını göndermiyor muydu? İşte yine göndermiş; kameraman ve sarışın kız elleri kolları yiyecek poşetleriyle dolu ziyaretine gelmişlerdi. Kim bilir bu ay; daha kaç adam gelip gidecekti evine? Ramazanın hürmetineydi şu dünyada yediği birkaç lokma.
“Sen bilmezsin kızım.” dedi,  titreyen elleriyle gözyaşlarını silerken.
 Spiker kız, söylediklerine pişman olmuştu, türlü diller dökerek ihtiyarın gönlünü almaya, onu sevindirmeye uğraştı. Nihayet yüzünü güldürmeyi başardı. Ona, tekrar geleceğine dair söz verdikten sonra haberi çalıştığı televizyon kanalına gönderdi.
Akşam yedi haberlerinde Mehmet Amcayı izleyenler arasında biri vardı; onu görünce ziyaret vaktinin geldiğini anladı. Daha fazla kin gütmeye, geçmişi öfkeyle yâd etmeye gerek yoktu artık. Son bulmalıydı bu kırgınlık, bu acı, bu nefret… Balat’ın sokaklarında yürürken eski günlere, çocukluğunun tozlu hatıralarına bata çıka ilerledi.   İki katlı ahşap kâgir evin, yıllara meydan okuyan kapısına ulaştığında derin bir soluk aldı; cesaret toplamak isteyerek. Demir tokmağı çocukluğundaki gibi ardı ardına hızla üç kez vurdu. İçeriden gelen öksürük ve budaklı baston sesi ile zaman hızla geriye aktı. Bir vakitler genç olan ihtiyar kapının arkasından sordu:
“Kim o?”
Yutkundu. Heyecanını bastırmak için derin bir nefes aldı; birden beşe kadar saydı. Kendini hazır hissettiğinde:
“Oğlun Ramazan.”
Yaşlı adam, oğluna ismini verdiği bu mübarek aya bir kez daha kavuştuğu için Allah’a şükretti. Ya oğluna başka bir isim verseydi, hali nice olurdu?

Ağustos- Genç Yaklaşım Dergisi

5 yorum:

Aicha! dedi ki...

İyiki paylaşmışsın bu yazıyı! Eline, emeğine sağlık :)

KuMbaRaMdaKi KeLiMeLeR dedi ki...

teşekkürler Aicha...Hoş geldin bloguma:)

Hayal Meyal dedi ki...

ayyyy :(

Berre dedi ki...

Dergide okumuştum bu hikayeni ben :)

Sayfaları karıştırırken adına denk gelmek pek bir keyif veriyor insana :)

KuMbaRaMdaKi KeLiMeLeR dedi ki...

hayal meyal, mutlu son ama:)))

berre, o keyfi bnde yasamak isterm, dergi senn ingiltere hikayelrine ve özeleştirilerine kucak açacaktır emin ol..

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...