29 Ağustos 2010 Pazar

Bir Bollywood Filmi Daha: Fanaa


Birbirini çok seven, yıllara rağmen sevgisinden bir nebzecik aşk kaybetmeyen bir kadın ve erkeği düşünün. Öyle bir an geliyor ki, birbirlerine doğrulttukları silah, hayatlarını mahvediyor...

Fanaa, iyi bir kurguya sahip romantik bir film... İki buçuk saati aşmasına rağmen ilgiyle, acıyla, imrenerek ve hüzünlenerek izledim.

Film anlatmayı beceremiyorum; sair zamanlarda yazı konusunda kendime güvenmeme rağmen. Fakat film ve dizileri anlatırken çok zorlanıyorum. Onun yerine en iyisi hazır youtube da açılmışken filmin en çok hoşuma giden şarkı ve klibini koyayım. Biraz göz atanlar, meraklanırsa ilgilenir zaten...




ve diğer klip.... Bu arada ıslık ile çalınan kısma bittim ben. gerçekten çok hoş, insanı etkileyen ve cezbeden müzikleri var Hintlilerin...

Yalnız, bayağı bir süredir Bollywood'a dalmamıza rağmen, kültürlerini tam olarak çözemedik.. Her film ayrı bir muamma. Oysa Japon ve G. Kore yapımlarını izleyenler her iki ülkeyi gezip görmüş gibi yemesinden, içmesine, eğitiminden, ilişkilere kadar bir çok bilgiyi öğrenebiliyor...

Mesela kast sistemi Hindistanın yapısını, yaşantısını birebir etkileyen bir yöntem, hayat biçimi olmasına rağmen filmlerinde hiç ama hiç böyle bir şeye rastlamadık...

Neyse, izlemeye devam...:)



25 Ağustos 2010 Çarşamba

Şehir Çocukları


Gökyüzüne yakınmış gibi duran, aslında çok uzakta bulunan apartmanın on birinci katındaki balkonda üç çocuk helecanla bağrışıyor, semaya neşeli kahkahalar savuruyorlardı. Ellerinde sıkı sıkıya tuttukları ipler, naylon market poşetlerine düğümlüydü. Rüzgâra teslim ettikleri bu poşetler, bir uçurtma edasında süzülüyor, bulutlara ulaşmak istercesine yükseğe daha da yükseklere kanatlanıyordu.
Salına salına uçuşan poşetleri izlerken çocuklar, güneş gülümsüyordu onlara; her birinin iliklerine kadar işliyor, ısıtıyordu. Hazır fırsatı bulan rüzgâr da kayıtsız kalamadı masum yavrucakların umut dolu hülyalı bakışlarına; koyu sarı, kahverengi ve kuzguni siyah saçların arasına girdi, karman çorman etti hepsini. Yanaklarına dokundu; yumuşacıktı. Dudaklarını inceledi; tebessüm ve kıkırdamalar eşliğinde açılıp kapanıyordu. Eşref-i mahlûkat olan insanoğlu ne kadar mükemmel yaratılmıştı; önlerinde uzanan görkemli geleceği görür gibi oldu rüzgâr.
Ancak, rüzgâr tahmininde yanılmıştı. Şehir çocuğuydu onlar, gökdelenlerin arasına sıkışmış, market poşetleriyle uçurtma uçurmaya çalışan. Ve rüzgâr bilmiyordu, az sonra içeri giren üç çocuk bağımlıklarının esiriydi; koyu sarı saçlısı televizyon, kahverengi saçlısı internet ve kuzguni siyah saçlısı bilgisayar oyunları bağımlısıydı.
Her biri teknolojiye yenik düşen bu asrın acınası yavrucaklarıydı; oyunları sanaldı, gerçekten olabildiğince ırak… Hiç biri toprak kokusunu nedir bilmiyordu, bir yağmur sonrası ıslanan toprağa şekil vermemişti körpecik elleri… Sokak aralarında adrenalinle yüklü ebelemeç oynamamış; bağıra çağıra tekerlemeler söyleyip komşu teyzelerin başlarını şişirmemişlerdi. Tuhaf, beş taş oynayacak taşları bile olmamıştı. Kızlar bebeklerine hiç kıyafet dikmemişti; çünkü internetten kız giydirme oyunları oynuyorlardı.
Küreselleşen dünyaya bakıp, birbirimize yakınlaştığımızı düşünüyor ve seviniyoruz. Oysa bilincimize etki eden her bir teknolojik ve kültürel gelişmeler sadece çocukları değil, bizleri de esir aldı. Gaflet deryasına daldık; ebedlere uzanan ihtiyaç, istek ve emellerimiz karşısında şaşkına döndük. Haz, arzu ve mutluluk kavramlarımız yeniden tanımlamalar kazandı; asıl manalar önemini ve anlamını kaybetti. Hedonizmin çılgınlığına kapılıp matah bir ruhla hayatımıza devam ediyor; ruhumuzun septisizm kurtçuklarıyla kıyım kıyım doğranmasına boyun eğiyoruz; çünkü farkında değiliz kendimizin. Küçük mutluluklarla yetinmek diye bir şey yok artık lügatimizde. Sulu bir Bursa şeftalisinden ısırık almak yahut eski bir tanıdığa, köşe başında rast gelmek mutlu etmiyor bizi.
İnadına dudaklarımızı büküyor, beğenmediğimizi en abartılı haliyle anlatabilmek için yüzümü şekilden şekle sokuyoruz; kelimelerimize güzaf mefhumlar yüklüyoruz. Hep daha fazlasını, daha güzelini, daha pahalısını, daha iyisini istiyoruz. Bunlar yetmiyor; sanal zevklerin peşinden koşuyoruz. Bir noktadan sonra lezzet vermiyor hiç biri; tatmin olmayan, huzursuz, hodbin, karamsar ve aşırı sinirli bir canavara dönüyoruz.
Efendim, o üç çocuk mu? Gittikçe can, anlam, huzur ve sürur kaybediyorlar. Yeniden hayata kazandırmak için elimizden geleni yapıyor, duânıza muhtaç bekliyoruz!
25.08.2010 Yeni Asya Gazetesi

24 Ağustos 2010 Salı

Kismat Konnection

Güney Kore ve Japonyadan sonra sonunda Bollywood'a da el atan ben, henüz bu dünyayı tam keşfedemesem de oldukça keyif alıyorum.Henüz üç tane film izledik kardeşimle. Müzikleri ve konusuyla ve tabi ki kültürel ve coğrafi özellikleriyle kendine çekmeye başarıyor Hintliler...


Yalnız filmler çok uzun sürüyor; genelde 2 saat oluyor, bazısı bu süreyi de aşıyor. Yine de izlettirmeyi başarıyor. Kısaca filmimizin konusuna gelirsek... Esas çocuğumuz Raj, okulda popülaritesini yaşayan biri olmasına rağmen, gerçek hayatta bu ayrıcalığını yitirmiştir. Mesleği olan mimarlığı yapabilmek için gerekli yerlerden randevu almalarına rağmen hep olumsuzluklar karşısına çıkar; mesela randevu aldıkları bir işadamı ölür. Adeta Raj'in bir kısmete(şansa) ihtiyacı vardır. Veee bir gün karşısına Priya çıkar... Nefretle başlayan karşılaşmaları, Raj'ın bir şeyi farketmesiyle aşka döner: Priya onun kısmetidir. Ancak ortada birkaç pürüz vardır... Merak edenler ve tabi ki romantik komedi sevenler filmi izlemeli... 



İLk AnimeM: İtazura Na Kiss


Evet, uzun zamandır anime izlemek istiyordum; lakin bir türlü dileğim gerçekleşmiyordu. ta ki dün gece blogları karıştırırken, animeleri alt yazılı izleyebileceğim bir linke rastladım. ve hemen top 50 listesine baktım; romantik komedi türünde olan bu şeker diziyi seçtim.
konusunu size anlatmayacağım; sadece ufak tefek birkaç bilgi vereceğim. okulun en tembel sınıfında okuyan Kotoko, okulun en popüler çocuğu İrie'ye aşıktır. Aşkını da ilan eder, ancak olumlu bir sonuç alamaz...tam Kotoko aşkını, sevdasını, yiğidini (:) kalbine gömer ki.... Kader ansızın onları bir araya getirir vee.....


Devamını merak edenler ve romantik komedi sevenler muhakkak izlemeli... bir film/dizi izlerken çok seçiçi olan ben anime konusunda da seçici davrandığımın ve doğru bir tercih yaptığımın farkındayım.



Animenin rengarenk dünyası hakikaten bana keyif ve mutluluk veriyor. Serotonin ve noradrenalin hormonlarım harekete geçiyor:))) Bugünlerdeki keyifsizliğime hakikaten iyi geldi...

                               iç ses:Artık bir son versen de izlemeye devam etsek...
                               saliha: ahhkkğ evet, biz kaçıyoruz.... 



19 Ağustos 2010 Perşembe

BEKLENEN MİSAFİR


Dip boyası gelmiş sahte sarışın spiker, mikrofonu uzattığı ihtiyar adama müşfik bir ses tonuyla sordu:
“Bu evde yalnız mı yaşıyorsun Mehmet Amca?”
Alçak tavanlı evin küflü duvarları, eprimiş perdelerin ardına saklanmaya çalışıyordu. Çatıdan akan yağmur sularını toplamak için odanın değişik yerlerine küçüklü büyüklü leğenler konulmuştu. Soğuk taş zemini örtmeye yetmeyen kilimler yer yer ıslanmıştı; odaya ağır bir koku yayılıyor, içeridekileri rahatsız ediyordu.
“Kimin kimsen yok mu senin?”
Sus pus oturuyordu ihtiyar. Yere eğdiği başını ara sıra kaldırıyor; utangaç bir ifadeyle kendisini en dramatik sahneye oturtmak isteyen kameramana bakıyordu. Budaklı bastonundan aldığı güçle:
“Ramazan gelir yılda bir kere.” dedi.
Spiker kız, adamcağızın safderun halinden etkilenmiş, onunla yakından ilgilenmeye mecbur hissetmişti kendini.
“Ramazan, neyin olur amca?”
İhtiyar, burnunun içine kadar giren kameradan rahatsız oldu, bastonuyla kamerayı uzaklaştırmaya çalıştı.
“Bir tanıdık; beni hiçbir zaman yalnız bırakmayan… Her zaman koruyup gözetir, ihtiyaçlarımı karşılamak için elinden geleni yapar.  Ne vakit olsa beni dinler, teselli eder. Bir an evvel kavuşmayı bekliyorum evladım.”
“Uzakta mı oturuyor?”
“Yook, çok yakınımda.”
“Allah Allah. Bu nasıl akrabaymış Mehmet Amca? Yakınımda diyorsun ama kimsenin seninle ilgilendiği yok. Yaşadığın şu köhne yere bak. Perma perişan bir haldesin. Bu evde ölüp gitsen kimsenin ruhu duymaz.”
 Kızın sözlerine alındı; ağlamaya başladı. Darılmıştı; ancak kendisi için söylenenlere değil, dostuna edilen sitemlereydi kırgınlığı. Bizzat her yıl ayda bir kere adamlarını göndermiyor muydu? İşte yine göndermiş; kameraman ve sarışın kız elleri kolları yiyecek poşetleriyle dolu ziyaretine gelmişlerdi. Kim bilir bu ay; daha kaç adam gelip gidecekti evine? Ramazanın hürmetineydi şu dünyada yediği birkaç lokma.
“Sen bilmezsin kızım.” dedi,  titreyen elleriyle gözyaşlarını silerken.
 Spiker kız, söylediklerine pişman olmuştu, türlü diller dökerek ihtiyarın gönlünü almaya, onu sevindirmeye uğraştı. Nihayet yüzünü güldürmeyi başardı. Ona, tekrar geleceğine dair söz verdikten sonra haberi çalıştığı televizyon kanalına gönderdi.
Akşam yedi haberlerinde Mehmet Amcayı izleyenler arasında biri vardı; onu görünce ziyaret vaktinin geldiğini anladı. Daha fazla kin gütmeye, geçmişi öfkeyle yâd etmeye gerek yoktu artık. Son bulmalıydı bu kırgınlık, bu acı, bu nefret… Balat’ın sokaklarında yürürken eski günlere, çocukluğunun tozlu hatıralarına bata çıka ilerledi.   İki katlı ahşap kâgir evin, yıllara meydan okuyan kapısına ulaştığında derin bir soluk aldı; cesaret toplamak isteyerek. Demir tokmağı çocukluğundaki gibi ardı ardına hızla üç kez vurdu. İçeriden gelen öksürük ve budaklı baston sesi ile zaman hızla geriye aktı. Bir vakitler genç olan ihtiyar kapının arkasından sordu:
“Kim o?”
Yutkundu. Heyecanını bastırmak için derin bir nefes aldı; birden beşe kadar saydı. Kendini hazır hissettiğinde:
“Oğlun Ramazan.”
Yaşlı adam, oğluna ismini verdiği bu mübarek aya bir kez daha kavuştuğu için Allah’a şükretti. Ya oğluna başka bir isim verseydi, hali nice olurdu?

Ağustos- Genç Yaklaşım Dergisi

İstanbuL




Rüyalarımı süsleyen İstanbuL, şimdi kabusum olmaya hazırlanıyor.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Yedi Tepeli Bir Masal

Galata'dan İlk Bakış - Haziran 2010

Haydi, Bana Cenneti Anlat!



   Geçen Perşembeydi. Her zaman bizi esprileriyle şen kahkahalara boğan kardeşim Talha’nın ağzından bu sefer acı bir kelâm döküldü: “Anneannem vefat etmiş.”
   Şaka yapıyorsun, dedim ona. Evet, evet her zamanki şakalarından biriydi. Yine bizi kandırmaya çalışıyordu. Aklınca bizimle eğleniyor, korku dolu bakışlarımızı görüyor, içten içe gülüyordu.
    “Böyle bir şeyin şakası olur mu?” diye söylendi hüzünle.
    Olmazdı tabiî. Ama inanmak gelmiyordu içimden bu söze. Dakikalarca kasavet yüklü bu haberi teyit etmek için konuştum durdum. Sonra yavaş yavaş kabullendim. Bizzat yakınlarımızın başına gelince fark ediyorduk “ölüm” kavramını. Bir adım daha yaklaşan Azrail meleğini hissediyorduk derinden derine. Soluğumuz kesiliyordu; tıknefes kalakalıyorduk cesedin üzerine kapatılan tahtaları tek tek sayarken. Ruhumuzdan canhıraş bir bağırtı yükseliyordu hicran yüklü gerçek karşısında. Toprak atılıyordu anneannemin üzerine. Her şey bir film kesitini andırıyordu. Ve o gittikçe görünmez oluyordu…
  İnançsız yahut ahirete imanı olmayan insanlar nasıl dayanabiliyor ölüm karşısında diye düşündüm toprağa bakarken. Günlük yaşantılarına kolayca nasıl devam edebiliyor bu insanlar? En önemlisi ise çıldırmadan nasıl yaşayabiliyorlardı?
İslâm’dan, imandan ve nurlardan aldığımız güçle ayakta durabiliyorduk bizler… Ya onlar?
*
    Kalp hüzünlenir, göz yaşarır. Hem de nasıl…
   Anneannemin vefatı sadece bizleri değil küçük kuzenlerimi de yıkıp geçti. Sürekli ağlıyor; korkarak bize sarılıyorlardı. Onları teselli etmeye başladım.
  “Anneannem şimdi cennette tatlım! Bizim ağlamamıza, üzülmemize gerek yok; o şimdi çok rahat. Onun için yapmamız gereken dua etmek, Kur’ân okumak.”
   Çocuklar başlarını sallıyor, biraz zaman geçince tekrar üzülüp, ağlamaya başlıyorlardı. Bir dakikaaa, dedim kendi kendime. Şimdi, bu çocuklar cennetin ne olduğunu biliyor mu?
   “Beyza, Şerife Nur! Siz cenneti biliyor musunuz?”
   Biri 9 diğeri 8 yaşındaki çocuklardan “cık” sesi yükseldi. Düşünün bir, biz onları cennet fikriyle avuttuğumuzu zannederken, aslında hiçbir şey yapamıyorduk! Yarım yamalak bir şeyler anlatıyor, sonra da sağlıklı düşünmelerini, hareket etmelerini istiyorduk.
  En şaşırtıcı olan ise mütedeyyin birer aile çocuğu olmaları idi; yani bir yerlerde yanlış yaptığımız kesindi.
   Gözlerinin içine bakarak anlatmaya başladım:
  “İçlerinden ırmaklar akan, dünyadan kat be kat büyük yemyeşil bir bahçe düşünün. Her türlü meyve ağaçları, bitkiler, hayvanlar var. Kuşlar şakıyor, kediler miyavlıyor. İstediğin mevsimi dilediğin zaman yaşadığın elvan elvan lezzetlerle dolu bir âlem… Elmayı ağaçtan kopardığın an yerine yenisi geliyor; aklından çikolata, dondurma, şeftali geçiyor, bir melek ânında sana bunları uzatıyor. Hiçbir sıkıntı ve telâşın, kargaşanın, kavganın olmadığı bir yer. Sonsuz, uçsuz bucaksız bir hayat… Herkes mutlu, huzurlu ve memnun.”
  “Peki, orada anneannemle görüşebilir miyiz?” diye merakla soruyor Beyza.
 “İstediğimiz an annemiz, babamız, anneannemiz ve sevdiklerimizle görüşebilir; onlarla dünyada neler yaşadığımıza dair sohbet edebiliriz. Meselâ bugün burada konuştuklarımızı, cennette hatırlayacağız ve mutlulukla yâd edeceğiz.”
  Çocukların ağlamaktan kanlanmış gözlerinde umut ve güven pırıltıları parlamaya başladı. Ben envai çeşit tasvir ve betimlerle hayal dünyalarına ulaşmaya çalıştım; onlar ilginç sorularla bana yeni tanımlar, düşünceler, sorular kazandırdılar. Sohbetimizi bitirip diğer insanların arasına karıştık. Çok geçmedi, Beyza yanıma geldi.
  “Saliha Abla, haydi, bana Cenneti anlat!”
  Biz yine, yeni ve yeniden, cennet bahçelerinin büyülü atmosferinde sonsuz, huzurlu ve eksantrik bir yolculuğa çıktık.
*
 Bu yazı vesilesiyle sizlerden gökyüzü bakışlı merhume anneannem Meryem Esen’in ruhuna bir Fatiha-i şerif göndermenizi istirham ederim.
*
 Kur’ân-ı Kerim’in indirildiği bu mübarek ayın hürmetine daha duyarlı, hassas, yardımsever ve hoşgörülüyle çepeçevre kuşatılmış bir çeşm-i dile sahip olmamız duasıyla…
*
 Geçen hafta, Alak Sûresinin ilk üç âyetinde “Oku!” emri verildiğine dair yanlış beyanatta bulunmuşum. Doğrusu sûrenin 1. ve 3. âyetlerinde bu emrin yer aldığıdır.

        18.08.2010 Yeni Asya Gazetesi

17 Ağustos 2010 Salı

Bir Ezan Sesine Hasret



Yeni bir gün, yeni bir ay doğuyordu pencereme. Kuşlar çoktan zikirlerine başlamış, ötüşüyor; çiçekler bin bir zarafetiyle açmış, bakınıyor; dallar meyveye durmuş, olgunlaşıyor; kâinat helecan ve titizlikle görevini yerine getiriyordu. Çok uzaklardan armonika sesleri geliyordu geçmiş günleri hatırlatan, hani çocukluğumuzu…  Zaman artarak anlam kazanıyor; ebediyete uzanıyordu sanki. Ruh ve bedenin yenilenmeye ihtiyacı olduğu bir vakitte, çıkageliyor Ramazan tüm güzelliğiyle.
 Bir ezan sesine hasret bekliyorduk öylece; çaresiz, sessiz ve sabırla…
 İftar masasındaydık tüm aile. Bekleşiyorduk; kimse yemeğe uzatamıyordu ellerini… Kimse dokunamıyordu ekmeğe… Kimse yakan, bunaltan sıcağa rağmen dikemiyordu bir bardak buz gibi suyu delicesine… Kimse kızamıyordu birbirine… Çocuk aklımız, safderun kalbimizle bile kavrayabiliyorduk, kendini tutmanın ne demek olduğunu.
 Biz çocukları melekler doyuruyordu, unutuveriyorduk niyetli olduğumuzu, fırından aldığımız sıcacık pideyi kenarından koparıp yemeğe başlıyorduk. Eve geldiğimizde yarılanmış pide, yüzümüzde tuhaf bir tebessüm ile bakakalıyorduk anne-babamızın suratına.
 Hatıralar tecrübelere karışıyor; bir “oruç” bize neleri öğretiyor yeni baştan.
 Susuyorduk; kızmamak, kötü sözler sarf etmemek için.
 Dinliyorduk; Kur’an sesiyle mest oluyordu ruhumuz, canımız.
 Görüyorduk; âlemdeki sanatı, bize verilen harikulade eşsiz nimetleri fark ediyor, mahlûkatın yaratıcısı Sani-i Kerim’e şükürler ediyorduk.
 Boşluğun derin girdaplarında kaybolmaya başlayan benliğimiz, ipil ipil yağan rahmetin altında can buluyor, sükûna eriyor, derken kendine geliyordu. Ve şair umudumuzu ne de güzel dile getiriyordu:
 Alnımız secdede bulsun bizi her lahza ezan /Ve hazin ömrümüzün her günü olsun Ramazan / Zikrimiz Arş'-ı geçip fecre kadar yükselsin /Mâveralardan ümîd ettiğimiz ses gelsin.*
 Şehr-i Ramazan’ın hürmetine hayat yine, yeni ve yeniden başlıyordu.

*Faruk Nafiz Çamlıbel

İlahiyathaber.com'daki Ağustos yazım...

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...