9 Aralık 2010 Perşembe

İletişim Nedir?

Profesör, kendine merakla çevrilmiş, sayısı yüzü aşkın öğrencisine yorgunlukla baktı. Herbiri gençliğin verdiği enerjiyle kıpır kıpır; hayatın zorluklarından habersiz ve bîhuş idiler. Sorumlulukları sadece ders çalışmak ve ailelerinin gönderdiği parayla ay sonuna kadar geçinmekten ibaretti. Kendi öğrencilik yıllarına gitti bir anda aklı. Onların yerinde olmayı sahip olduğu her şeyden çok istiyordu şimdilerde. Hafifçe öksürdükten sonra sırtını dikleştirdi ve dersine başlamak için ilk soruyu sordu:
“İletişim nedir?”
Her vakit öğrencilerin alay konusu olan, hocaların ise vazgeçilmezi gözlüklü inek öğrencilerden biri söz aldı.
“İletişim, ferdin toplumsallaşmasını sağlayan bir süreçtir. Dolayısıyla iletişim toplumsal bir olgudur. Sözgelimi iletişim bir yandan toplumsal ilişkiler tarafından belirlenirken diğer yandan da toplumsal ilişkileri etkilemektedir.”
Öğrenci sözünü bitirdikten sonra emin ve kibirli bir ifadeyle baktı. Övgü ve tasdik beklediği her halinden belli oluyordu. Profesör, dilinin ucuyla yarım yamalak teşekkür etti, sınıfa döndü:
“Ezberlenmiş kör tanımları istemiyorum. Var mı başka fikri olan?”
Kimseden çıt çıkmıyor, herkes sessiz sedasız oturuyordu. Derse katılım olmadığını gören profesör sinirlendi. Sınıfı azarlamak için tam ağzını açacakken kapı çaldı. Rengârenk maşlahtan bir şalı boynuna dolamış, minyon bir kız girdi içeri. Hızla arka sıralara doğru yol aldı.
Profesör, dersine geç kalan bu haddini bilmez öğrenciyi gözleriyle takip etti. Bulduğu en yakın boş sıraya oturan kıza soluk aldırmadan sorusunu yöneltti.
“Söyle bakalım, sence iletişim nedir?”
Bir anda bütün başlar şallı kıza döndü. Herkes tecessüs ve ilgiyle onu izliyordu. Kız konuşmaya başladı.
“Geçen gün, İstanbul’un en kalabalık meydanlarının birinde bir banka oturmuş, etrafı izliyordum. Benim yaşlarımda bir grup gencin az önümde hararetli bir sohbet ettiğini gördüm. Yalnız bir özellik vardı onları herkesten farklı kılan; işaret diliyle ve gözleriyle konuşup anlaşıyorlardı. Mütebessim çehreleri, neşe ve can fışkıran jest ve mimikleri büyüledi beni. Adeta sessiz kahkahalarını işitebiliyordum. Bir an onların yerinde olmayı arzuladım; çünkü kurdukları iletişim sağlam ve imrendiriciydi. En önemlisi de mutluydular. Diyeceğim o ki, iletişim salt dil ile sağlanan, kelimelere dökülen bir süreç değildir hocam. Yüreklerden kurulan bir köprüde güvenle ilerleyebilmektir karşındakine doğru.”
Profesör, bir türlü iletişim kuramadığı, problemler yığını olarak nitelediği on beş yaşındaki oğlunu, son günlerde daha sık kavga eder olduğu karısını, “iyi akşamlar”dan öteye gitmeyen komşuluklarını, azarladığı öğrencilerini, yıllardır ziyaretine gitmediği dili duâlı ihtiyar validesini, muhabbetinden vazgeçtiği dostlarını düşündü. Ve tabi ki kendini…
“Ders bitmiştir. Haftaya görüşmek üzere…”
Ceketini ve kitaplarını alıp sınıftan çıktı. Öğrenciler arkasından şaşkınlıkla bakakaldılar; oysa dersin bitmesine daha bir saat vardı.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Kördüğüm

Akşam, bütün yorgunluğuyla çökerken omuzlarıma, boyun eğmedim ona. Bütün gücümü toplayarak gazete yazısını yazmak üzere bilgisayarın başına geçtim. Bir köşeye çekildiğimi gören ev arkadaşlarımdan biri sordu:
“Ne yazıyorsun?”
“Söylemem.” dedim muzırca. “Yayınlanınca okursun.”
“Aşktan bahsetmezsen okumam.”
İlkin bu açık tehdit karşısında ne diyeceğimi bilemedim. Bir yazarın en büyük korkularından biridir okunmamak, başka yüreklere, zihinlere ulaşamamak… Varoluş amacının korkunç bir vartaya yakalanmasıdır. Hatta anlam kaybına uğramasıdır da diyebiliriz.
Peki, ya aşkı anlatmak… Dik bir yamaçta küçük adımlarla tıknefes yol almaya benziyordu. Şairler onu anlatmak için türlü dili dökerken bana ne oluyordu! Hemen birkaç dizenin neftî gölgesine sığındım kelimelerden medet umarak. Yeniden var oluştur ya da bir başka türlü oluştur bu/ Nice aldanmalardan sonra bir aşka dönüştür bu.*
Yunus Emre’nin anlattığı gibi nereye girerse girsin kimyasını mı değiştirir ol kimsenin/nesnenin? Dağa düşer kül eyler/Gönüllere yol eyler/Sultanları kul eyler/Hikmetli nesnedir aşk.
Aşk, yani aşırı sevgi, bağlılık, sevda deyince benim aklıma Sevgililerin sevgilisi Hz. Muhammed (asm) ile el üstünde tuttuğu eşi Hz. Aişe’nin arasında geçen diyalog gelir. Bir lahzada rivayet temsile dönüşüverir zihnimde.
Menevişli ışıkların küçücük hanelerini aydınlattığı bir vakitte, Hz. Aişe merakını yenemeyip aylardır zihnini meşgul eden suali sorar sevdiğine.
“Ya Resulallah! Beni seviyor musun?”
“Evet, ey Aişe, seni seviyorum.”
Kadın fıtratı gelen cevapla yetinmez elbette. Teyit maksadında bir sual daha gönderir eşine.
“Peki, beni nasıl seviyorsun?”
“Kördüğüm gibi.”
Sevginin böylesi güzel ifadelendirilişi büyüler Aişe’yi. Nihayetinde bilir ki, kördüğüm çözülmesi imkânsız, sağlam mı sağlam, ilmeksiz bir düğümdür. Ne dışarıdan ne içeriden bir müdahale onu açar, bozar, yıpratır, yok eder.
O, ne vakit derhatır etmek istese sevildiğini, heyecan ve korkuyla sorardı aynı suali.
“Ey Allah’ın Resulü! Kördüğüm ne âlemde?”
“İlk günkü gibi…”
İşte sevgide bağlılığın, tazeliğin ve güvenin böylesine kuvvetli olduğu bir başka örnek yoktur benim zihnimde. Ötesi hep hikâye…

*Ümit Yaşar Oğuzcan

30.Kasım.2010 Yeni Asya Gazetesi

26 Kasım 2010 Cuma

25. Saat

Yeni bir yıl, yeni bir dönem derken yeni bir öğrenci evinin müdavimi oldum bu yıl da. Serde öğrencilik var, hâlâ devam ediyor. Yalnız üzerime düşen sorumluluklar daha bir ağırlığını arttırıyor; farkındayım. Bu yüzden hayat gittikçe yoruyor; ancak gençliğin verdiği enerjiyle sabırlıyım.
Bilirsiniz, haliyle öğrenci evlerinin eksiği pek çoktur, lüksü yoktur. Biz de yeni evimize taşınınca baktık ki, muasır medeniyetin ihtiyaç olarak addettiği pek çok şey vazgeçilmezimiz olmuş. Bulaşık makinemiz yok; çamaşır makinemiz çalışmıyor; elektrikli süpürge bir türlü çekmiyor, halıları temizlemiyor; ütümüzün ısısı çok düşük, kumaştaki kırışıklıkları gidermiyor, saç kurutma makinemizi evde unutmuşuz… Ve sair derken örnekleri çoğaltmak mümkün…
Sadece birkaç yüzyıl öncesini derhatır ettim; Sanayi Devrimi’nden önce kadınlar ne yapıyordu? Yaz kış, yağmur çamur, kar dolu demeden derelerde tokaçlarla yıkadıkları çamaşır şenliklerinden bugüne ne kalmıştı? Ya çeşmelerden taşınan suların küçüklü büyüklü leğenlerde biriktirilmesiyle uzun ve yorucu zahmetler eşliğinde yıkanan tabak çanaklar… Kömürlü ütülerin zorluğunda hummalı ütü faaliyetleri… Çalı süpürgeleriyle temizlenen evler, avlular… Hepsi ne kadar da uzak geliyor. Birçoğunu romanlardan, filmlerden ve anneannemin hatıralarından biliyorum, şahit olmak nasip olmadı. Peki ya size?
Ben şimdi imkânsızlıklar dolayısıyla bir kazağı, iki eteği elimde çitilerken oflayıp pufluyor, belimin nasıl ağrıdığından yakınıyor, yıkama fiilini gerçekleştirirken hızla geçen zamana hayret edip esefle dert yanıyorum…
Ya makinelerin yardımına rağmen yorgunluğumuza ne demeli?
Dağ gibi biriken bulaşıklarımıza içlenerek bakıp şimdi bunları makineye kim yerleştirecek diye hayıflanıyoruz.
Bugün evi şöyle üstten bir süpüreyim deyip devrilen bir dağ misali kendimizi koltuğa bırakıveriyoruz.
Yığıldığım koltukta, bir lâhzada fikirler üşüştü zihnime. Derken düşünceler bir bir isyana geldi. O zamanın kadınları bir 25. saate sahip değildi! Ya bu zamanın kadınları? Bizler uzay/bilgi çağının talihli insanlarıyız. Teknoloji ise bir muazzam bir nimet, büyük kolaylık… Her bir alanda yapılan keşifler heyecan verici ve azamî ölçüde merak uyandırıcı. Yalnız anlayamadığım onca pratik, hafif ve rahat kullanım için bizlere sunulan nimetlere rağmen bu 24 saat hâlâ niye yetmiyor bize?
Defalarca aynı suali sordum durdum kendime… Ortaya çıkan cevapların “korkunçluğu” bir lâhzada ateşten bir ummana dönüşmüştü bile. Cevapları bir bir savuşturdum aklımdan, leğene bir kazak daha daldırıp sebatla durulamaya koyuldum.

20 Kasım 2010 Cumartesi

BaYRam HediYeSi


Dar kapıdan içeri girdiğim vakit, odadaki yanık portakal kabuğu kokusu doldu genzime. Uyku mahmurluğundan yavaşça sıyrıldım. Tahtası çürümüş pencerenin önüne yerleşip babamı bekle-meye koyuldum.
Başımı semaya kaldırınca gördüm ki, bir parça kara bulut gökyüzünde sinsice ilerliyor, şehri nefti bir leke kaplıyordu. Yağmur gelecekti az sonra. Yine borular patlayacak, evleri sular basacak, bütün ümitlerimiz, sevinçlerimiz sel ile kaçıp gidecekti.
Yağmur yağmasın, diye duâ etmeye başladım. Birkaç dakika boyunca huzursuzca mırıldanırken, kısık sokak lambasının ışığı altında beliren babamı gördüm. Kocaman bir çuvalı sırtlamış yorgun adımlarla yürüyordu. Ara sıra soluklanıyor, elinin tersiyle alnını siliyordu.
Yüzündeki çizgiler geceye rağmen seçilebiliyordu. Asık suratı, hiç gülmeyen gözleri ve bir noktaya sabit bakışları git gide yaklaştı. Hemen pencereden ayrılıp, kapıya koştum. En tatlı gülümseyişimle babama bakarak:
“Hoş geldin babacığım.” dedim.
Nasırlı elleriyle okşadı saçlarımı. Sonra incitmekten korkarcasına çekti ellerini. Annemi sorarken, bir yandan sırtındaki çuvalı koyacak müsait bir yer arıyordu.
“Bunlar da nedir?” diye annem merakla sordu başörtüsünü düzeltirken.
“İkinci el, temiz kıyafetler. Belediyeden verdiler. Uygun olanları alacağız, kalanları yarın götürüp geri vereceğim.”
Alelacele yere bir örtü serdim; kardeşimle beraber çuvalı boşaltmaya başladık heyecanla. Çiçek motifli elbiseler, birkaç kere giyilip atılmış tertemiz kazaklar, etekler, pantolonlar yığıldı tepeleme. Birini çok beğendim, hemen üstüme geçirdim, aynanın karşısına geçip bana yakışıp yakışmadığına baktım. İçime sinmişti doğrusu. Yarınki bayram kıyafetim hazırdı.
Herkes giyeceklerini seçtikten sonra aynı çuvala doldurdum geri kalanları. Bayram sabahına ulaşmayı sabırsızlıkla beklerken bir bir yataklarımıza yolladı annem bizi. Ümitliydik; bizim için yeni elbiselerle yeni bir zamana merhaba diyorduk.
***
Yaşlı kadın bir yandan anlatıyor bir yandan gözyaşlarını siliyor. Elindeki hediye paketine bakıp derin bir ‘ah’ çekiyor. Niçin bu kadar müteessir olduğunu soruyorum.
“Bak bu hediyenin içinde gençlerin en çok tercih ettiği markadan alınmış pahalı bir gömlek var. Torunuma almıştım; ama o beğenmemiş, üstelik böylesi iğrenç bir zevke sahip olduğum için annesine kızdıktan sonra gömleği yere fırlatıp bilgisayarınla oynamaya devam etmiş.”
“Boş ver teyze. Zamane çocukları işte…” diyerek avutmaya çalışıyorum onu.
“Ben kirlenen hatıralarıma üzülüyorum kızım.” dedi. “Hatıralarıma…”

                                                                                            17/11/2010 Yeni Asya Gazetesi

13 Kasım 2010 Cumartesi

Farkına Vardıklarım...

bugünlerde bazı şeylerin farkına vardığımı fark ediyorum...
biliyorum pek bir felsefik oldu; ama öyle....
*

mesela,
üniversiteye başlarken kendime sarı-yeşil-kırmızı-mavi çizgili bir çorap almıştım...
renklerine bakıp mutlu olmuş, her zamnki gibi hayaller alemine dalmıştım.
geçen gün çorapçıda elim bir anda yine betimleyiverdiğim bu çoraba gitti...
düşünmeden edemedim; acaba hayata yeniden başlamak gibi bir arzu mu peydahlanıyordu içimde bir yerlerde?
*
mesela,
bloguma herşeyi yazmadığımı, daha doğrusu yazamadığımı gördüm..
bu blogu 2 yıl önce açtığımda aklıma geleni paylaşabiliyordum.
lakin hayatın masum olmadığını öğrendiğinizde mecburen kapatıyorsunuz gönül, düşünce ve zihin kapılarınızı.
*
mesela,
sıradanmış gibi görünen hayatların bile "pekçok" farklılığı vardır.
tıpkı tahir sami bey'in özel hayatı gibi....
bir kitaba konuk olmak böyle bir şey olmalı diye düşündüm bu hikayeyi okuduktan sonra.
*
mesela,
zamanında çok iyi dostluklar kurduğum arkadaşlarımla bir süre sonra yollarımız ayrıldı..
kimisiyle kırgın ayrılıklar yaşadık, kimisiyle sessizce, adını bile koymadan vedalaştık...
*
mesela,
her çarşamba mektuplar yolladım hiç tanımadığım, yüzünü görmediğim, sesini duymadığım insanlara...
aralarına öyle mesajlar serpiştirdim ki,
asıl alıcıların farkına bile varmadığını fark ettim...
*
meselalar uzarken git gide...
ve ben anlatamazken her şeyi...
en iyisi susmak dedim kendime.
kelimelerden inşa ettiğim bir köprüde,
ben yine yalnız kalmayı seçtim.
*

11 Kasım 2010 Perşembe

Anı: Baba, Allah Kim?


Otobüs, fakültenin önünde durur durmaz, hızla kapıdan atladım. Koşar adımlarla ilerliyor, bir yandan içine bir dünya dolusu ıvır zıvır doldurduğum çantamdan not defterimi çıkarmaya çalışıyordum. Bir türlü aklımda tutamadığım ders yeri ve saatini not ettiğim deftere ulaşınca bir lahza için soluk aldım. 223 numaralı derslik, 10.30, Din Psikolojisi.
Kapıyı çalıp içeri girdim, hocayı rahatça görebileceğim boş bir yer bularak oturdum. Ders başlayalı yarım saat olmasına rağmen hocanın beni dersten çıkaracağı endişesi taşımıyordum; çünkü kendisi Amerika’dan yeni gelmiş, rahat ve açık fikirli biriydi.
Daha ilk dersinde bu farklılığını bize hissettirmiş ve bizden her yönüyle rahat olmamızı istemişti. Sınavlarında kitapların serbest olacağı haberini verdiğinde gözlerimizde yanan ışıklar İstanbul’u aydınlatmaya yeterdi! Derste çayımızı yudumlarken onu dinleyebilir, hatta sakız bile çiğneyebilirdik. Hiç çekinmeden düşüncelerimizi dile getirmemiz, her konuda cesurca tartışabilmemiz noktasında bize ısrar ediyordu.
Bir anda okulun en iyi ve en sevilen hocası oluvermişti. Tam da, öğrencinin arzuladığı hoca tipiydi karşımızdaki. Derdi olan soluğu hocanın yanında alıyor, adeta bir nevi terapi yapıyorlardı. Danışman hocalardan daha çok danışılır olmuştu kendisine.
Düşler ülkemde, bunları düşünedururken, hocanın bir sözüyle daldığım âlemden sınıfa dönüverdim.
“Ben çocuklara din eğitimi verilmesinden yana değilim. Çocuklarıma da bu eğitimi vermiyorum. Onlar, kendi arzularıyla merak edip, araştırmalı ve tercihlerini belirlemeliler. Böylece taklitçilikten uzak, tahkiki imanın sırrına kavuşacaklar.”
Hocanın bu sözleriyle sınıf kesif bir homurtuya kapıldı, her kafadan bir ses çıkıyor, herkes onu ikna etmek için türlü deliller sunuyordu. Hoca hiç birine itiraz etmiyor, ancak kendi fikirlerinden de vazgeçmiyor ve gülümseyerek bizi dinliyordu.
“Bakın size bir şey anlatacağım.”
Sesler yavaşça kesildi, her ne kadar düşüncelerine katılmasak da, hocamıza saygımız büyüktü. Nazarıdikkat ile ağzından ne çıkacağını bekliyorduk.
“Bu olay, birkaç yıl önce Amerika’da bir çocuk parkında meydana geldi. Kızım henüz 5-6 yaşlarındaydı. Arap arkadaşlarıyla beraber oyun oynuyor, biz de eşimle uzaktan onları seyrediyor ve sohbet ediyorduk.
Sohbetin tatlı rehavetinden kızımın çığlıklarıyla uyandım. Koşarak bana geldi. Korkuyla ona sarıldım; eline, koluna, başına baktım, herhangi bir yara izi, kan yoktu, gayet sağlam görünüyordu. Saçını okşadım, ağlamadan neler olduğunu anlatmasını istedim. Kızım bağıra çağıra bana sormaya başladı:
‘Baba, Allah kim? O beni ateşte yakacakmış!’”
Hoca anlatmaya devam ediyordu; ancak ben bir yerlerde takılı kalmıştım. Allah kim? sorusu beni yerle bir etmişti. Yaratıcısından bîhaber yetiştirilmiş bu çocuk bende acıma ve şefkat hissi uyandırmıştı.
“Arap arkadaşları, ona neden başını örtmediğini sormuş. Başını örtmezsen Allah seni yakar, ateşinde yanarak ölürsün, demişler. Kendisine örtünmenin mükellef olmadığı bir çocuk, yaşıtlarının aldığı yanlış ve acımasız bir eğitim tarafından korkulara maruz bırakılıyor.”
Genelde sessiz sakin bir öğrenciyimdir. Derslerde pek söz almaz, daha çok dinleyici konumunda olurum. Fakat duyduğum olay ve tabi ki hocanın rahatlığı üzerine fikrimi beyan ediverdim hemen.
“Hocam!” dedim. “Keşke siz çocuğunuza önceden, Allah’ın merhametli, şefkatli, sevgi dolu bir yaratıcı olduğunu anlatsaydınız da, çocuğunuz başkaları tarafından yanlış bir Tanrı imajıyla darbe yemeseydi, hurafevi korkulara kapılmasaydı.”
Hoca aynı tebessümüyle karşılık verdi.
Perdeleri sonuna kadar açılmış pencereden dışarı baktım. Bahçedeki çam ağaçları, rüzgârın esintisine kapılmış, sallanıyordu. Güneşli, güzel bir gündü.  Hayat tüm zıtlıklara ve farklılıklara rağmen özgürlüğü ve tuhaflığıyla bizi şaşırtmaya devam ediyordu. Bir dönem boyunca her Salı, 10.30 dersinde kendi küçük Amerika’mızda fikirlerimizi yargılanma korkusu olmadan hür bir şekilde tartışmaya ve anlatmaya devam ettik.

Genç Yaklaşım Dergisi, Kasım 2010

5 Kasım 2010 Cuma

Geçim Sıkıntısı

                                                                     15 Şevval, Hicretin 19. Senesi, Şam
Avluda oturmuş, sokaktan geçenleri izliyor, yazdan kalan güneşin son kırıntılarını topluyorum. Şam’ın soğukları bir başka oluyor; iliklerime kadar üşüyorum bu şehirde. Kat kat giyinsem de, yünlü elbiselere bürünsem de fayda vermiyor hiçbiri.
Üst katta oturan komşum, sırtında hamal semeresi ağır aksak merdivenlerden indi; selâm vererek yanıma geldi. Hoşbeş ettik, çocuklarını anlattı, eşinin hastalığından bahsetti. Bakmakla yükümlü olduğu altı küçük çocuğu var. Her biri zayıf, çelimsiz ve hasta… Zaten kıt kanaat geçinebilen komşum, hasta eşini tabibe götürmek için elinden geleni yapıyor; hamallıktan artakalan vakitlerde Şam tarlalarında gündelik işçi olarak çalışıyor.
Dönüp kendime baktım; yeni, şık ve güzel kumaşlardan yapılmış elbiselerin içinde keyif sürüyordum, adamcağıza döndüm; neredeyse yamanmamış bir yer yoktu kıyafetinde. Bir deri bir kemik kalmış, hamal semerinin altında ezilmiş böcek gibiydi.
Adamın fukaralığına ve talihsizliğine çok üzülmüştüm. Onu teselli etmek, sıkıntısını paylaşmak istedim. Ancak, hiçbir şey diyemiyor, sus pus oturuyor ve aval aval yüzüne bakıyordum.
Komşum, daha fazla oyalanmak istemeyerek bana selâm verdi, gitti. Arkasından öylece şaşakaldım. Resulullah’ın (asm) sözü kulaklarımda uğulduyordu: ‘Komşusu açken, tok yatan bizden değildir.’ 1 Düşünceler beynimi kemiriyor, bir şeyler yapmam gerektiğini kendi kendime tekrarlıyordum.
Güneşin batmasına az bir vakit kalmıştı… Bir gün lazım olur diyerek sakladığım dirhemlerden yanıma alıp, alelacele çarşıya gittim. Un, şeker, buğday, yağ ve meyve, sebze satın aldıktan sonra sür'atle eve döndüm. Komşumun evine henüz dönmediğini avluda oynayan en küçük çocuğundan öğrendim. Usulcacık adımlarla onların katına çıktım. Kimsenin beni görmediğine emin olduktan sonra aldıklarımı kapısına bırakır bırakmaz evime koştum.
Çok geçmeden, yukarıdan neşeli sesler gelmeye başladı. Çocuklar evin içinde koşuşturuyor, sevinçle babalarına bağırıyorlardı.
“Bak baba, üzüm de var. Ne çok severim ben üzümü…”
“Taptaze domatesler bunlar, nereden buldun baba?”
“Bize hurmalı çörek yapar mısın anneciğim?”
Şen şakrak sesleri adeta huzurla söylenen bir şarkıyı hatırlatıyordu. Zavallı yavrucaklar, nasıl da sevinmişti. Mest olmuş seslerini duya duya uykuya dalmışım.
Sabahleyin, evden çıkarken kapıda komşumla karşılaştık. Yüzüne renk gelmiş, küçük bir tebessüm dudağının kenarına yerleşmişti. Selâmlaştıktan sonra, dünkü suskunluğuma inat ona bir müjde verdim.
“‘Günahlardan öyleleri vardır ki, ne namaz ne oruç ne hac ve ne de umre onlara kefaret olur. Bunları ancak geçim yolunda çekilen sıkıntı affettirir.’ 2 Sen sen ol, Efendimizin(asm) bu sözünü unutma, kendine ve çocuklarına acımak yerine, haline şükret. Şükret ki, bu sözün sırrına mazhar olasın.”
Omuzlarına dikleştirdi, çevik bir hareketle hamal semerini sırtına atıverdi. Rızık arayışına tevekkül, azim ve sabır katarak yürüdü, yürüdü.

Dipnot:
1. Buhari, Edebü’l-Müfred, 52.
2. Ebu Nuaym’ın Hilyesinden…

27 Ekim 2010 Çarşamba

Hayat Dersleri 2

Hepimizin vardır önyargıları. Yeni tanıştığımız bir kimseye uzaktan bir bakış atar; görüntüsüne göre değerlendiriveririz hemencecik. Kafamızda peşin hükümler sıralanırken art arda, kalıptan kalıba sokarız jest ve mimiklerini, hal u etvarını. Hakir görürüz bir anda onu o yapan her şeyi.
Günlerden bir gün çarşıya gitmek için minibüse binmiştim. Birkaç durak sonra yaşlı bir kadın bindi minibüse. Saçları bakır sarısına boyalıydı. Pembe ruju yapay bir güzellik katıyordu yüzüne. Altmış yaşlarında olmalıydı. Gözüme çarpar çarpmaz, hakkında kötü düşünmeye başladım nedense. Yaşına başına bakmadan nasıl da süslenmiş, diyerek içten içe ayıpladım. Ancak, içeri adımını atan kadıncağızdan gayet sesli bir Besmele duyunca büyük bir şaşkınlığa uğradım.
O an hissettiğim tek şey sadece koca bir utançtı!
Ben, adımlarını Besmelesiz atan zavallı biriydim; üstüne üstelik farkında olmadan Allah’ın adını kendisine vird edinmiş, O’nun ismine sığınmış, O’nun mülkü olduğunu ilân eden bir kulu beğenmeyerek küçümsüyordum.
Yutkundum. Aldığım nefes beni boğuyor gibiydi.
O gün bir söz verdim kendime; düşüncelerimle olsa dahi insanları yargılamayacaktım…
***
Geçenlerde, liseden bir arkadaşımın üniversiteyi kazandığı haberini aldım. İlk başta büyük bir hayret kapladı bütün benliğimi. Bizler liseden mezun olalı koskoca beş yıl geçmişti. O ise, ilerleyen yaşına ve zamana aldırmadan topladığı cesaret ve özgüveniyle sınava hazırlanmış, nihayetinde muvaffak olmuştu.
Montesquieu’nun o güzel sözü geldi aklıma: Dünya üzerinde en güçlü silâh ateşlenmiş insan ruhudur.
Hakikaten de, insan gerçekten, ama gerçekten istediğinde, zamanı ve mekânı umursamaksızın her şeyi yapabiliyor. Zaten bu irade ve bilinçle yaratılmış olması, ona bu özelliği kazandırıyor. Bütün esmayı bünyesinde barındırması ve bütün kemalata müstaid olması boşuna değil.
Renkli kalemlerle Montesquieu’nun sözünü yazıp odamın duvarıma astım. Gelip geçtikçe okuyor, zihnime nakşediyor ve kalbime güç vermesini diliyorum.
***
Kardeşlerim ve ben bir sürpriz yaparak birkaç ay önce anneme bir muhabbet kuşu aldık; ismi Şükür. 3 aylık bir yavru. Haliyle evimizin en küçüğü, neşesi, maskotu oldu... Yanına gidip konuşuyor, sohbet ediyor, gününün nasıl geçtiğini soruyoruz. Onunla muhabbet ederken adeta kendisinden geçiyor, gözlerini açıp açıp kapatıyor, mayışıyor durduğu yerde. Her canlı gibi ilgiden o da anlıyor ve memnun kalıyor.
Şükür, gözlerini kırpıştırıp gevşerken, kirpikleri olduğunu fark ettim. İncecik, kısacık ve narin mi narindi. Dikkat edilmediği takdirde hiç anlaşılmayacak bir ayrıntıydı. Dünyaya yeni bir şey kazandırmış gibi heyecanla anneme seslendim:
“Annee, Şükür’ün kirpikleri var!”
Her mahlûkatı özene bezene yaratan Rabbim san'atını en mükemmel şekilde onun üzerinde de göstermişti. Esma-i İlâhiye sonsuz güzellikleriyle uzanıyordu önümüzde.

27.10.2010 Yeni Asya Gazetesi 

23 Ekim 2010 Cumartesi

Hançerlenen Hayaller

Ekim ayı, solgun yüzü ve hiç dinmeyen gözyaşlarıyla sürekli aynı şarkıyı mırıldanıyordu adı hüzün olan. Rahmet sağanak halinde yağıyor, rüzgâr sert mi sert esiyordu. Nefti bulutlar gökyüzünü kaplamış karanlığa mahkûm etmişti insanları… Günlerden Cumaydı, vakitlerden öğlen.
Liseden bir grup arkadaşımla sözleştiğimiz vakitte sahilde yeni açılan, şehrin meşhur pastanesinde buluştuk. Kimi evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuştu. Kimisi master tezini bitirmeye çalışıyor, kimisi iş hayatının hengâmesinde nasıl yorulduğundan bahsediyordu.
Bir anda yıllar evveline gitti aklım. Hepimiz çok iyi yerlerde iyi şartlarda okuyabilecek kızlardık. Üniversite deneme sınavlarında yüksek puanlar alıyorduk. Tıp, mühendislik, psikoloji, gazetecilik okumaktı hedeflerimiz. Oysa hepimiz bir noktada kilitlenip kalmıştık: İmam Hatipliydik!
28 Şubat’ın mağdurları, bir avuç insandık, ama yüreklerimiz kocamandı. Ne hayaller kurardık sonsuzluğa açılan. Bizler istediğimiz bölümü okuyacak, sevdiğimiz mesleği yapacak ve mutlu olacaktık.
Bu süreçte imkânı olan bazı arkadaşlarımız yurtdışına okumaya gitti. Arzu ettikleri bölümde başörtüleriyle okuyabildiler. Bir kısmı beceremedi, başaramadı, geri döndü.
Bir zamanlar Tıp Fakültesi puanına denk olan İlahiyatı kazandı bazısı. Nihayetinde başörtüsüyle üniversite okumak ve dinî ilimleri tahsil etmek vardı. Muvaffak olabilenler azimle, şevkle ve nice zorluklardan geçerek bitirdiler okullarını.
Sevmediği bölümde okumamak, kendine eziyet etmemek için açık öğretim yahut iki yıllık bölüm seçenler oldu; gayretli olan DGS ile dört yıllığa tamamladı.
Hiçbirini göze alamayanlar evde oturmayı yahut evlenmeyi tercih etti.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın betimlediği gibi, bütün hayaller/imiz, içinde en ufak bir zembereği kımıldatmadan, bir kayanın üzerinden aşan dalgalar gibi beyhude ve kendisine/kendimize yabancı akıp gittiler.
Hayat kimsenin planladığı, istediği gibi gitmiyordu bazı noktalarda. Hakkımızda hayırlı olan neyse o biçiliyordu bahtımıza.
Tatlılarını kaşıklayan arkadaşlarıma uzun uzun baktım. Geçmiş günlerden söz edildiği lâhzada beher yüzlerde buruk tebessümler doğuyordu. Bizler içimizde biriken ukdelerle hayata devam ediyorduk…
İmanımız tamdı; kader, adalet ve hikmetle iş görürdü.
Ya bu dünyada ya öte âlemde verilecek hesaplar vardı.
İşte biz bu yüzden kadere, ahirete inanıyor; sabırsızlıkla mahkeme-i kübranın kurulacağı günü bekliyorduk.

20.10.2010 Yeni Asya Gazetesi

11 Ekim 2010 Pazartesi

Son Mektup!


şimdi uzun bir yolculuğa çıkıyorum Martin... korkarım bir müddet beni bulamayacaksın. ardımda sana hüzünler, şiirler, kelimeler bırakıyorum...
Raskolnikov'a benden selam söyle... ne zamandır septik düşüncelerini benimle paylaşıyor, rahatlıyordu. artık ona yardımcı olamayacağım. çok üzgünüm.
bu sabah uyandığımda bir insandım. bunu özellikle Gregor Samsa'ya iletin. neden böyle oldu anlamış değilim..belki o bu konuda bir şey söylemek ister.
tüm değerli varlığımı, deli gibi kıymet verdiğim kitaplarımı Andrey'e bırakıyorum. Jean Valjean alınmasın lütfen...
Andrea, verdiğimiz sözü unutmadın değil mi? bir gün dünyanın ortasında; ispanyada buluşacağız. ve bol bol fotoğraf çektireceğiz.

benim için yazdığın şiirleri kimseye gösterme Şair Ka... yakın bir zamanda döneceğim ve sonbahar yıldızlarının altında, tatlı bir yel yüzümüzü yalarken birbirimize okuyacağız hepsini.
Gail, artık intihar etmekten vazgeç... sana verilen mükemmel bir hayat var... herkes bu fırsatı iyi değerlendiremiyor. sen bu işin üstesinden gelecek kızsın.
haydi o sevdiğimiz şarkıyı söyle bana Arda, böylece ağlamadan uzaklaşayım buralardan; git kendini çok sevdirmeden.
Anna Heymes, hatırlayamadığın tek yüz benimki olmasın sakın!

her birinize kucak dolusu sevgiler gönderiyorum; tek avuntum yeniden karşılaşacağımızın bilinci.
işte ben bu yüzden ahirete inanıyorum.



5 Ekim 2010 Salı

Madde Madde Bir Hayatın Anatomisi


aceleyle biriktirilmeye başlanan gazete yazıları. hangi konuyu yazsam diye daha çok efor sarf etmek, daha hızlı düşünmeye gayret etmek...
*
bavul toplama fiilinin ilk telaşeleri. yavaş yavaş oluşturulmaya başlanan liste. kalacaklar, götürülecekler, terk edilecekler...
*
hayatıma yeni bir sayfa açarken, hayatımdan çıkardıklarıma seslenmek: rahatsız etme gardaşım...
*
doğduğum şehre dönüş... bu şekilde olmamalıydı; hiçbir heyecanı yok şimdi.
*
okunması gereken kitaplara, bitirilmesi gereken film ve dizilere ağırlık vermek...
*
haftada bir güne, ne çok şey sığdırabilirim düşüncesiyle planlar yapmak. a, b, c, d planları oluşturmak ha bire...
*
eskisi gibi "her şeyi dile getirmekten" uzak durmak...
*
popüler kültürün malzemelerinden, bağnazlığından ve kendini tekrarlayan sürecinden nefret etmek.
*
ilim için yollara düşmek... meleklerin kanatları altında gölgelenmek arzusuyla...
*
kitap kahramanlarıyla daha sık konuşur olmak...
*
daha çok hayal kurmak, daha çok ziyarete gitmek düşler ülkesine.
*
sosyal paylaşım sitelerini pragmatik doğrultuda kullanmak.
*
çokça şiir ezberlemek.
*

1 Ekim 2010 Cuma

Cennetin Ortası: Kitap

Konfüçyüs ne güzel söylemiş: Tanrı'm! Bana içi kitaplarla bahçesi çiçeklerle dolu bir ev ver...
şimdi paylaşacağım fotoğraflara pekguzelseyler.blogspot üzerinden ulaştım. hakkını yemeyelim, blogda çok orijinal yazılar, haberler, yorumlar ve tabi ki fotoğraflar var. 

bu karelere ulaştığım asıl adres ise http://bookshelfporn.com



Hele şu kütüphanede ders çalışmak için New York'a gidesi gelir insanın. New York Halk Kütüphanesine bir bakın, bir de bizimkilerine...

Farklı tasarıma sahip birkaç kitaplık ile gözlere ve dimağlara ziyafet...



İnsanın hayal dünyası ne kadar geniş olursa, ortaya çıkan eserler de o kadar muazzam ve harikulade oluyor. Unutmayalım, insan bu dünyaya ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül(olgunlaşmak/kemale ermek) etmek için gelmiştir.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Hey Genç! Bi Bakar Mısın?



Gri gökyüzünde, bulutların arkasına saklanan güneşten birkaç parça ışık vardı. Hava tahmin raporlarının, yağmur bekleniyor, uyarısını dikkate alarak lacivert yağmurluğumu giydim, hatıralarla dolu heybemi sırtladım ve yola çıktım.
Otobüs, beni, bir müphemiyetimi ortadan kaldırmaya götürüyordu. Master tezimin konusunu belirlemek ve gerekli çalışmalara bir an evvel başlamak ümidiyle, yollardaydım.
Okuduğum şehre adım atınca, bir anda karınca sürüsü gibi etrafı dolduran yüzlerce öğrenciyle karşılaştım. İstasyonda, şehrin işlek caddelerinde, vitrinlerin önünde, kırtasiye ve kitapçılarda, lokantalarda, banka kuyruklarında kısacası her yerdeydiler.
Çoğunun yüzüne bakınca kaçıncı sınıfta okuduklarını anlıyorum. Yeni gelenlerin ürkek adımları, çevrelerini merak ve korkuyla izleyişleri çarçabuk fark ediliyordu; ara sınıflarda okuyanlar şehri avucunun içini bilir gibi rahat bir edayla geziyordu; son sınıf öğrencileri ise sönük bir heyecana sahiptiler, hüzünle, yıllarını geçirdikleri bu şehre bakıyor, şimdiden bir veda busesi vermeye hazırlanıyorlardı.
Bir anda yıllar öncesine gittim; üniversiteyi kazanmamla menevişli ışıklar doldurmuştu ailedeki herkesin yüreğini. Ya sonrası… Acaba nasıl insanlar ile karşılaşacaktım? Karşıma iyi ev/okul arkadaşları çıkacak mıydı? Fakültede kafama göre birilerini bulabilecek miydim? Hocalar merhametli ve donanımlı olacak mıydı?
Birbirine benzer binlerce soru kafamın içinde dört dönüyor; billur menşurlar ve karanlık dehlizler arasında debelenen geleceğim şekillenmeye çalışıyordu. Arkadaş en önemli meseleydi, derin bir yalnızlığa gömüldüğün vakit, kıyıya çıkabilmen için uzanan el, arkadaşın eli olurdu. Yaşanan talihsizlikler, çekilen dertler, aşk acıları, ev/okul sıkıntıları, anne-baba, kardeş gibi gördüğümüz arkadaşlara anlatılırdı evvelde. İşte o lâhzada, bir ömre yayılacak dostluk yeşerirdi iki arkadaş arasında.
Sonra beraber şehri keşif/fetih günleri… Girilmedik delik, gezilmedik sokak bırakmamak çabasıyla harekete geçiş, arada derslerden de kaytarılarak. Ortak zevkin şekillenen halesinde kurslara, seminerlere, konserlere katılmak; stres ve eğlencenin bir arada olduğu en yoğun sınav günlerinde gece yarılarına kadar oturup grup çalışmaları yapmak. Şaşırtıcıdır, en geyik muhabbetler ve unutulmaz hatıralar bu final gecelerinde zuhur eder.
Zaman zaman yaşanan dargınlıklara rağmen, dostluğumuzun daha da perçinleşerek kuvvet kazanmasıdır üniversite yılları. İçindeyken bitmez tükenmez yıllar gibi gelir; ne zaman mezun olacağım bu okuldan, ne zaman tam bir yetişkin olup mesleğe başlayacağım? diye tecessüsle sorup durur, bir türlü rahat bırakmayız geleceğimizi.
Hep, bir adım ötesini merak eder dururuz da, anı yaşamanın lezzetini kaçırdığımızın farkına varmayız.
Şimdi sözüm gençlere… Yaşın başın kaç senin (!) deyip aldırmazlık etmeyin sözlerime.
Gençlik yıllarının bir çırpıda biteceğinin bilinciyle, imanına kuvvet katacak şekilde yaşa hayatı. Duânın gücünü hiçbir zaman unutma, rahmet hazineleri sonsuz genişlikte olan Yaratıcın, her zaman senin yanında; ne istiyorsan O’ndan iste. Kendine bir düstur edin; haftada bir, Hz. Peygamberin (asm) bir sözünü pratik hayata geçir ve iyilik yap, önce kendine sonra insanlara. Evlâtlığın, öğrenciliğin, arkadaşlığın, dostluğun hakkını ver; zaman ayır seni sen yapanlara. Çokça kitap oku; sağcı yazarmış, solcu yazarmış, ayırma, kalıplara takılma, yeter ki iyi kitap olsun. Üniversiteyi kazandığın şehri iyi tanı, tarihî mekânlarını, meşhur yiyeceklerini, ara mahallerini, müzelerini, kütüphanelerini, camilerini, kiliselerini bil; ilk başta beğenmezlik edebilirsin, aldırma; keşfettikçe, farkına vardıkça güzelliklerin, seveceksin eminim. Eğer hâlâ sevemediysen, yatay geçiş yapmayı dene. Unutma denemek başarmanın yarısıdır. İyi filmler izle, iyi müzikler dinle, iyi insanlarla arkadaş ol, iyi hocaların peşinden ilim için koştur ve her zaman iyinin yanında ol. Bir dil öğren, Arapça, İngilizce belki de Korece. Seçim senin! Kaliteli bir hayat ve anı dolu dolu yaşamak sadece senin elinde!
29.09.2010 Yeni Asya Gazetesi

28 Eylül 2010 Salı

Geçmişten...

Gözlerimin önünden gitmeyen üç katlı kırmızı eve bakıp, hatıraların beni kuşatmasına izin veriyorum günlerdir. Hiç unutmamak istediğim ânların esiri olmaktan hoşnudum; gönüllü bir tutsaklık bu. Eski yaz gecelerinin sahil gezileri, kış gecelerinin koyu sohbetleri. Sevdiklerimle dolu odalar, neşeli haykırışların koridorlara taşışı, sesli kitap okuma saatleri, büyüklerin geçmişe dönük hatıralarını merakla, gözlerimizi kocaman kocaman açarak dinleyişimiz. Ellerimizde vişneli güllaçlar, ağzımızın kenarlarına bulaştırarak yiyişimiz, bayramlarda kaç poşet şeker topladığımıza dair hararetli bahisler… Neydi o günler? Bir gonca gibi açılıp ıtrını hatıratlardan alan baharlara ne oldu? Hepsi lapa lapa yağan karın altında usulca kış uykusuna mı yattı? Yoksa fersudeleşip bir kenara mı atıldı? Sakın kaybolup sırra kadem bastığını söyleme bana! Dayanamam; ülfet zamanlarını yok sayamam, unutmana izin veremem. Evet, ben ki kusurlu geçmiş zamanlarıma pişman ve nadim olup, evvelki hallerime şimdi ağlıyorum. Harikulâde ânılarımı yine, yeni ve yeniden yaşayıp lezzet alıyorum. Bu yüzden hiçbirini silip atmıyor, gönlümde ve zihnimde her birini itinayla muhafaza ediyorum. Söyle bana Tuana, nasıl anmazsın o çocukluk günlerini? Ardından delikanlılığın verdiği serde gençlik yılları, derken mahzun ihtiyarlık… Ben, ne zaman zayıflığımı, çaresizliğimi, kıraçlığımı hissetsem, hayata karşı ne zaman bezgin ve yenik düşsem, seninle yaşadığımız o tatlı çocukluk yıllarına selâm gönderirim sık sık.

24 Eylül 2010 Cuma

Keyifli Dakikalar: 3 İdiots


Hindistan'ın en iyi mühendislik fakültesinde okuyan 3 gencin öyküsünü anlatıyor bu film.
izlerken çok keyif aldım; tüm sıkıntımı giderdi.
2,5 saatin nasıl geçtiğini anlamadım bile...


kısaca konusundan bahsedelim.
Rancho, çok zeki ve başarılı bir öğrencidir. Öğrencileri adeta bir at yarışı haline getiren sistemi sürekli eleştirmekte, hocalara da bildiğini söylemekten çekinmemektedir.
O, arkadaşları Farhan ve Raju ile gayet iyi anlaşmakta, neşeli ve hüzünlü günler geçirmektedir.
derken 4 yıl su gibi geçer ve mezun olurlar...Rancho mezuniyet töreni sona erdikten sonra ortadan kaybolur ve yıllarca kendisinden haber alınamaz.
devamını tabi ki anlatmıyorum...


yalnız filmi izledikten sonra anladım ki, dünyanın neresinde eğitim görürseniz görün sürekli birileriyle rekabet etmeniz, başarı peşinde koşmanız, ve herkesi ezerek en iyisi olmanız isteniyor.
filmde Rancho sık sık bu durumu eleştiriyor, böylece biz öğrencilerin derdi de dile getirilmiş oluyor...



bu video filmin en eğlenceli kısmıydı....

20 Eylül 2010 Pazartesi

Hikayeler- Ahmet Hamdi Tanpınar

Bugünlerde Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Dergah Yayınlarından çıkan "Hikayeler"ini okuyorum. Kendisi  çok sevdiğim, yazılarına ehemmiyet verdiğim, kitaplarını başucu kitabı ilan ettiğim yazarlardan biridir. Bazı cümle ve tasvirlerinden öyle keyif alıyorum ki okurken adeta bir lezzet hissiyle coşuyorum. 
Yazar hikayelerini anlatırken, sadece olaylara dokunup geçmiyor; durum tahlilleri ve insan psikolojisine dair analizlerle bize hayata dair pek çok ipucu sunuyor. "Huzur" romanını okuyanlar ne demek istediğimi çok iyi bilir; Mümtaz ile Nuran aşkının İstanbulla bütünleşmesi neydi öyle! Hatırlayın bir...

Kitaptan altı çizili satırlar:

"Bir hayatı yalanlarından temizlemek, onu olduğu gibi, sadece kendi hakikati olarak ortaya koymak güzel şeydi."

"Bazı rüyaların anlatılması imkansızdır."

"Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Istıraplarımızın, üzüntülerimizin mekanla, yahut hayatımızın tabii muhiti ile sıkı bir alakası olsa gerek."

"Göz korkunç bir şahit değil mi? Yahut korkunç ayna... Her şeyi ifşa ediyorlar. Hele hislerimizi gizlemek isteyince bakışlarımız nasıl değişir? Kaskatı olurlar. Ve biz gizledik sanırız."

Son alıntıyı mükemmel bulduğum bir betimlemesini sizlerle paylaşarak yazıyı sonlandırıyorum.

"Bütün hayaller, içinde en ufak bir zembereği kımıldatmadan, bir kayanın üzerinden aşan dalgalar gibi beyhude ve kendisine yabancı akıp gittiler."

Çoğu zaman biz de hayallerimiz için böylesi hisseder ama bir türlü dile getiremeyiz değil mi?

15 Eylül 2010 Çarşamba

Hayata Dair



Ne vakit üzülsem, neşesiz ve keyifsizsem kendimi mutfakta bulaşık yıkar, ocağı cifle temizlerken buluyorum. Yavaş yavaş düşüncelere dalarken, duruluyor, kendime geliyorum. Bir işle meşgul olmanın verdiği rahatlatıcılığın yanı sıra temizlik duygusunun ferahlatan yönü de cezb ediyor biz kadınları.
Çevremdeki kadınlara sordum; aldığım cevaplar hep birbirine benzer. Kimi çaydanlığı ovalıyor, kimi yemek yapıyor, kimi yeni bir pasta tarifiyle yeni tatlar ortaya çıkarırken kendini rahatlatıyor, ruhundaki sıkıntıyı, telâşı, bezginliği gideriyordu.
İlginçtir bazen temizlik olayını abartan, işi titizlik boyutundan hastalığa götüren insanlarla karşılaşırız. Kızarız onlara, çamaşır suyunu, cifi, yağ sökücüyü çok fazla kullandıkları için. Bedenlerini zehirlediklerini düşünerek hemen uyarıveririz. Ama fark etmeyiz; kim bilir nasıl bir halet-i ruhiyeye sahipler… Ne tür düşünceler eşliğinde gece gündüz demeden kendilerini temizliğe verirler? Hangi sıkıntıya kapılıp, kasvetlerinden arınmak istercesine ha bire ovalayıp dururlar lavaboları, demlikleri… Hiç düşündünüz mü? Bir kere olsun anlamaya çalıştınız mı onları?
Sadece burun kıvırıp, çok fazla su, deterjan harcıyor diye azarladık değil mi?
* **
Sanal âlemde sosyal olduğunu dile getiren birçok insan; birebir iletişimlerde başarısız oluyor. Evet, bu konuda oldukça iddialıyım. Herhangi bir yolculuk esnasında, insanlar çevresindekilerle konuşmamak için surat asıyor, en ciddî halleriyle vurdumduymaz takılıyor ve daha da ötesi geriliyorlar.
Şehirlerarası yolculuk yapan bir otobüste yerimi alıyorum. Benim yaşlarımdaki yol arkadaşıma, hayırlı yolculuklar nidasıyla iyi dilek temennilerimi iletiyorum. Sadece yüzüme bakıyor; kafasını çeviriyor yahut kimisi yarım yamalak teşekkür ediyor sesinin en tiz, titrek tonuyla…
Başka bir yolculuk esnasında paldır küldür yanıma oturan bir aile, yolculuğun ortasında işleri düştüğü için birkaç soru soruyor, sonra teşekkür bile etmeden kendi sohbetlerine devam ediyor.
Hayretle izliyorum insanları; taaccübüm zihnimi, kalbimi geçiyor; ruhumu eziyor. Biz ne zaman bu kadar uzaklaştık birbirimizden? Selâmı sabahı ne zaman kestik ansızın, birden?
*
Bazen içimizdeki kırgınlığımız o kadar büyüyor ki, nefes alamaz hale geliyoruz. Karada can çekişen balık misali çırpınıp duruyoruz. Her şey üstümüze geliyor. Kime anlatsak derdimizi, az bir az dinliyor, sonra o da içini dökmeye girişiyor. Derdine derman bulunamamış bir hasta gibi bekliyoruz.
Canımız sıkılıyor, ama niçin, sorularıyla gezinip duruyoruz. Oyalanmak için sokağa çıkıyor, alış veriş yapıyor, dergi kitap karıştırıyor, televizyon izliyor, komşu gezmelerinde soluklanıyor; yine de kendimize gelemiyoruz.
Böylesi buhran anlarında sıkılan ruhumuza tek bir yol deva oluyor: Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur (Rad Sûresi, 28).
Biraz İnşirah Sûresi, biraz Asr Sûresi… En çok da içinden geldiği gibi Rabbinle konuşmak… Yok, başka çaresi…
 Yeni Asya Gazetesi 15.09.2010

8 Eylül 2010 Çarşamba

Gözlüklerim


Kutusundan hiç çıkarmadığım gözlüklerim, boynu bükük bir halde mahzun mahzun bakıyor bana. Gözlük takmayı hiç sevmiyorum; yakıştıramıyorum kendime bir türlü. Onları takmayınca haliyle uzağı da göremiyorum. Her ne kadar düşük miyop özelliklerine sahip olsam da belli bir metreden sonra varlıklar netliğini kaybediyor, fluluk kazanıyor.
Geçenlerde fakültede gezinirken arkadaşım uzaktan el sallamış, gülümsemiş; benden karşılık göremeyince yanıma gelip öfkeyle söylenmişti:
“Ne o artık pas vermez oldun?”
Şaşırdım tabi n’oluyor, diyerek. Hemen sonra çözüverdim olayı. Mahcup bir edayla halimi anlatmaya giriştim, bir türlü takamadığım gözlüklerimden bahsettim. Neyse ki derdimi anlayan arkadaş kırgınlığını unutarak daha fazla üstelemedi.
Nadiren gözlüğümü taktığımda hayretle bakınıyorum etrafıma: Aman Allah’ım, ne çok şey kaçırıyorum! Kâinat ne kadar güzel; şu denizin mavisi, dalgaların çizgisi, yosun tutmuş kayaların fırçayla renklendirilişi, kumların rüzgârda şekillenişi olağanüstü. Çiçeklerin zarafeti, her bir yaprağın kıvrımı, muhteşem intizamı akıl almaz güzellikte. İnsanların yüzleri ne kadar net ve ne kadar da şaşırtıcı; kimi çökmüş, pörsümüş, sarkmış yüzlerini makyajla saklamaya çalışıyor, kimisinden can fışkırıyor, taze bir gençlikle adeta baharı andırıyor.
Bütün bu farkındalıklardan sonra aklıma hazin bir düşünce geldi. Evet, gözlüklerle baktığımda her şey güzel, hoş. Ancak kâinata iman gözlüğümü takıp bakmadıktan sonra her şey boş, hem de bomboş… Mânâ-i ismiyle baktığım için güzelliklerin sadece gölgesini gördüm. Oysa mânâ-i harfiyle baktığımda, beher varlıkların esma-i İlâhiyenin sayısız örneklerini sergilediğini fark ediyorum. Her bir mahlûkat kendi kendilerine olmadıklarını, sebepler dâhilinde meydana gelmediklerini asıl yaratıcı Sani-i Mutlak’ın birer şaheseri olduklarını söylüyorlar, haykırıyorlar.

Küçücük bir menekşe dahi bize sonsuz esma-i İlâhiyeden bahsediyor; Cemîl, Rahîm, Hakîm, Azîm, Rabb, Kuddüs ve daha binlercesi… Cemîl ismiyle, o menekşenin harikulâde güzellikte yaratıldığına şahit oluyoruz. Rahîm ismiyle bir çiçeğin müşfik bir edayla yaratıldığını görüyoruz. Hakîm derken, yarattığı o varlığın ne kadar dengeli, ölçülü ve muntazam olduğunu fark ediyoruz. Azîm olan Allah’ın küçücük bir varlığı dahi mükemmel bir şekilde yarattığını görüyor ve bu mükemmelliği yapan Zâtın ancak yüce bir yaratıcı olabileceği idrakine varıyoruz. Rabb ismiyle terbiye edilen varlık, planlananın dışında ne bir santim uzuyor ne de farklı bir şekle bürünüyor. Kuddüs ismiyle onun temiz ve pak yaratılışını müşahede ediyoruz.
Maddeye muhatap olan göz maneviyatta kördür. Sadece bir gözlük, insana ne ufuklar kazandırıyor. Algılayışımızda artan kat be kat kavrayışlar ile hakikatleri keşfediyoruz. Ne var ki dini inkâr eden, ateizm yahut materyalizm girdaplarında bulanan gözler, ısrarla gözlük takmak istemeyişime ne çok benziyor.
Haydi, bugünden itibaren bir değişiklik yapalım; Allah’ım hayretimi arttır, diyen Peygamberimizin (asm) duâsını hayatımıza düstur edinerek kâinatı ilk defa görüyormuş gibi merakla, sevgiyle, imanla inceleyelim. Eminim, çok hem de pek çok şey keşfedeceksiniz…
Yeni Asya Gazetesi 08.09.2010
not: yazıda kullanılan fotoğraf devinart'tan Burdouv'a aittir...

1 Eylül 2010 Çarşamba

Eylül...

  
     İşte bu... Dışarıda yağmur var... EyLüL, ben geldim diyerek her bir meleğin inmesine nezaret ettiği yağmur taneleriyle merhaba diyor insanlara... Gece yarısını bilmem kaç geçiyor saat... Zamanlardan bir zaman ânlardan bir ân. Kendi kırgınlıklarım, telaşelerim ve sıkıntılarım eşliğinde yeni bir aya daha bakıyorum; ancak umut da var heybemde...
     EyLüL, benim ayım... Bu ayın herhangi bir gününde doğduğumdan mıdır nedir, böylesi derin bir aşk Eylül'e? Aşk bu olmalı zaten, delicesine sevmek. Ve hep sevmek...
     Ama salt insana karşı duyulmaz ki aşk...Duyulmamalı da... İçimde yaşattığım böylesi bir duygu varsa ben onu birçok yöne çevirerek kullanabilirim... Ne kadar pragmatist bir yaklaşım... Biraz da narsistçe...

iç ses: kendini böyle tanımlamalara sokmaktan korkmuyor musun?
saliha: korkmak için daha çok gencim!

Birkaç sene önce yazdığım bir hikayede EyLüL ayını bak nasıl betimlemişim. Genelde yazdıklarımı beğenmem sonrasında... Okurken kızarım kendime, ne biçim yazmışsın saliha! Hep bu mükemmelliyetçilikten ileri geliyor yaa...neysee... imdi o satırlar:



  Yıllara meydan okuyan Kozahan’da oturmuş, etrafı seyre başlamışlardı. Aheste aheste olsa da yapraklar ulu çınar ağaçlarından ayrılıp gidiyorlardı işte. Yerlerde sarı, kahverengi, turuncu bir sürü yaprak… Her biri Eylül’ün geçip gitmekte olduğunu hatırlatıyordu. Ah bu eylül… Ardında bırakıp gittiklerinin farkında olmaksızın ne kadar güzel ve mahzun... Şiirlere konuk olmaktan ne kadar da bahtiyar, süzülüyor tabiatın her bir köşesinde… Dallar yavaşça soyunurken o gözlerini kapatıyor utanarak… Ne sıcak ne soğuk bir hava var dışarıda. Gölgeler masum, rüzgârlar suçlu… En çok geceleri üşütüyor artık insanları… Melankolik bir hava tüm beşerin kalbini sıkıca sarıp sarmalarken, dudaklarda Eylül’ü anlatan mısralarla, insanlar birer şair kesiliyorlar… Genç, yaşlı demeksizin herkesi saran bir ayrılık havası, firakın tadını tattırmak istercesine uzatıyor buruşmaya başlamış ellerini… Ve Eylül farkına bile varılamadan çekip gidiyor.
  
“Eylül bir şarkının son nakaratı gibidir”, dedi Betül. “Ne geldiğini tam olarak anlarız ne de bize veda ettiğini.”

“Benim hikâyemde bir Eylül günü başlamıştı”, dedi Besart gökyüzünü kuşatan bulutlara bakarak…


iç ses: bak, birden kozahanda hissettim kendimi.
saliha: ben de:)))

Ramazanname



Şimdi yavaşça gözlerini kapat.
Zaman hızla geriye akıyor, takvimden dökülen beher yaprak tanesi bir bir yerlerine dönüyor. Yelkovan ve akrep sevinçle tersten ilerlerken mevsimler habire değişiyor; rüzgâr esiyor, yağmur yağıyor, fırtına, kar, tipi derken güneş doğuyor yeni mevsime merhaba diyerek…
Açabilirsin gözlerini…
Tam karşında duran şu zayıf çocuğu görüyor musun? Evet, hemen fark etmiş olmalısın. Sofranın bir köşesinde oturmuş alelacele yemeğini yiyor. Büyüklerinin arasına karışmış olmanın sevinciyle adeta kendinden geçmiş. Bol bol su içiyor, yine böyle sıcaklar var çünkü. Duvardaki Maarif takvimine kayıyor gözlerin; sene 1984. Mutluluk ve neşenin hâkim olduğu bu küçücük hanede toplaşmışınız, saatler üççeyreği gösterirken.
Annen, bu gece incir kavurması yapmış size. Pilav ve hoşaftan sonra onu yiyeceksin. Uzun bir yaz günü kavuran, bayıltan güneşe rağmen sırf Allah rızası için oruç tutacaksın.
Zaman inadına yavaşlayacak, saatler bir türlü geçmek bilmeyecek. Meğer günler ne kadar uzun ne kadar bereketliymiş, diye düşüneceksin. Soğuk su dolu sürahi bir karış uzağında olmasına rağmen elini uzatıp, kana kana içemeyeceksin. Canının istediğini yiyemeyeceksin. Sadece bakacak, verilen nimetleri incelerken harikulade yaratıldıklarını fark ederek derin düşüncelere dalacaksın.
Her şeyin bir vakti vardır. Sen de sana verilen süreyi dolduracak ve ezan sesini bekleyeceksin.
Top atılacak, hemen ardından ezan okunacak. Müezzinlerin sesleri birbirine karışacak. Bu ahenkli sesin büyüsüne kaptırmışken kendini dilinde duâlar eşliğinde orucunu açacaksın.
Önce, zübde-i âlem olarak yaratıldığına şükredeceksin, sonra Müslüman olma şansını evvelden kazandığına ve bütün sevdiklerinle aynı sofrada bulunduğuna…
İsteklerini sıralayacaksın Rabbinden. Çünkü biliyorsun, O’nun rahmet hazineleri sonsuz genişlikte. Çünkü biliyorsun, Rabbinin vaadi var: ‘Kulum benim için yiyeceğini, şehvetini terk etti. Öyleyse Ben de onu dilediğim gibi mükâfatlandıracağım.’ Çünkü biliyorsun, oruçlunun ağız kokusu Allah katında misklerden daha değerlidir.
Kalbine yayılan yekpare huzur ve memnuniyet duygusunu bugün dahi hissedebiliyorsun. Kendine bakarken, güzel anıları saklayan bir fotoğrafa bakıyor gibisin. Geçmişe karşı biraz özlem biraz sitem taşıyor yüreğin. Kaybettiğin sevdiklerin geliyor aklına; her birinin şu anda yeri boş… Gözlerin dolu dolu oluyor, biliyorum.
Kapat gözlerini. Beni dikkatle dinle…
Her şeye rağmen, bir Ramazan’a daha kavuşmanın ve onu yarılamanın heyecanı ve telâşıyla hayat devam ediyor. Akşamları minarelerin ışıkları, mahyaları yanıyor; teravih namazı için camiler yine dolup taşıyor; Ramazan pideleri mis kokularıyla etrafı sarıp sarmalıyor, misafirlere gül kokulu güllaçlar ikram ediliyor. Gönderilişinin hürmetine Kur’ân okunuyor, hatimler indiriliyor. Tatlı bir rehavetin eşliğinde gözlerini açıyor, kızının sana uzattığı yorgunluk kahvesini yudumluyorsun aheste aheste. Onun gülümseyen bakışlarına, eyvallah nidasıyla karşılık verirken ânı yaşamanın lezzetine varıyorsun.
                                                                                                           01.09.2010 Yeni Asya Gazetesi

29 Ağustos 2010 Pazar

Bir Bollywood Filmi Daha: Fanaa


Birbirini çok seven, yıllara rağmen sevgisinden bir nebzecik aşk kaybetmeyen bir kadın ve erkeği düşünün. Öyle bir an geliyor ki, birbirlerine doğrulttukları silah, hayatlarını mahvediyor...

Fanaa, iyi bir kurguya sahip romantik bir film... İki buçuk saati aşmasına rağmen ilgiyle, acıyla, imrenerek ve hüzünlenerek izledim.

Film anlatmayı beceremiyorum; sair zamanlarda yazı konusunda kendime güvenmeme rağmen. Fakat film ve dizileri anlatırken çok zorlanıyorum. Onun yerine en iyisi hazır youtube da açılmışken filmin en çok hoşuma giden şarkı ve klibini koyayım. Biraz göz atanlar, meraklanırsa ilgilenir zaten...




ve diğer klip.... Bu arada ıslık ile çalınan kısma bittim ben. gerçekten çok hoş, insanı etkileyen ve cezbeden müzikleri var Hintlilerin...

Yalnız, bayağı bir süredir Bollywood'a dalmamıza rağmen, kültürlerini tam olarak çözemedik.. Her film ayrı bir muamma. Oysa Japon ve G. Kore yapımlarını izleyenler her iki ülkeyi gezip görmüş gibi yemesinden, içmesine, eğitiminden, ilişkilere kadar bir çok bilgiyi öğrenebiliyor...

Mesela kast sistemi Hindistanın yapısını, yaşantısını birebir etkileyen bir yöntem, hayat biçimi olmasına rağmen filmlerinde hiç ama hiç böyle bir şeye rastlamadık...

Neyse, izlemeye devam...:)



Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Blog Arşiv

Etiketler

Pages

Buscar